O diğer insanları çıkıyor

“Türkiye’nin en zeki insanları Malatya’dan çıkıyor” İmza töreninde konuşan TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu lisanslı depoculuk ile çok önemli bir işe imza atıldığını belirterek, daha sağlıklı şartlar altında çalışma imkanı olacağını söyledi. Koronayı yenen hastalarda aylar sonra ortaya çıkıyor! İşte o 15 belirti Bilim insanları koronavirüsü yenip tedavi olan bazı hastalarda, aylar sonra bile belirtilerin ortaya çıktığını ve bu sayısının her geçen gün arttığını belirtti. İçinden resmen seks çılgını bir insan çıkıyor. Partnerini zevkin doruklarına ulaştırıyor, yeri göğü inletiyorsun. O an resmen dünyadan kopuyor, bambaşka bir evrene ulaşıyorsun. Ortalığı seks performansınla alev alev yakıyorsun. O şehvetli ve arzulu halinle insanın aklını başından almayı başarıyorsun. Bilim insanları ilk kez açıkladı! Koronavirüs o organda kalıcı hasar bırakıyor! Dünyayı kasıp kavuran yeni tip koronavirüs normal hayatını tamamen değiştirdi. Bilim insanları koronavirüsü yenip tedavi olan bazı hastalarda, aylar sonra bile belirtilerin ortaya çıktığını ve bu sayısının her geçen gün arttığını belirtti. Sarmaşık çiçeği genellikle ev, ofis gibi mekanların en fazla tercih edilen çiçek türlerinden birisi olarak karşımıza çıkıyor. Güzelliği sayesinde sıklıkla tercih edilen sarmaşığın bir diğer ve en önemli özelliği ise radyasyonun zararlı etkilerini emebiliyor olması. Dünya genelinde 1000 farklı muz türü olsa da, bugün muz diye bildiğimiz o sarı meyve Cavendish türünün genetik klonları durumunda. Çünkü diğer muz türlerine göre daha dayanıklı ... Gazeteci-yazar Ahmet Tulgar'la 'Çocuklar ve Canavarları' adlı romanı üzerine konuştuk… Diğer insanları etkilemeye çalışırken kullandığın kelime ile ciddiye alınma puanın ters orantılı diyebiliriz. Bir mevzuyu anlatırken ne kadar çok kelimeye boğarsan, ne kadar çok kendini açıklama ihtiyacı hissedersen karşı taraf sana o kadar az değer veriyor. FLO Ayakkabı'yı tebrik ederim. 3 adet sipariş veriyorum benim aldığım ayakkabının biri uyarı veriyor son 6 diye Taha sonra sipariş onayı yapılıyor yani son 6 tane kala ben almış oluyorum bir tane ancak ertesi gün verdiğim ayakkabının biri iptal oluyor aradığımda o seriden kalmadı deniyor fakat aynı ayakkabı aynı numara ayakkabı daha yüksek bir fiyata hala satışta ...

Werewolf Online Anlatıyorum Fakat Biraz Küfürlü

2020.09.22 10:30 ZeytranZiztasion Werewolf Online Anlatıyorum Fakat Biraz Küfürlü

HEY, SEN! EVET, SEN! ARTIK OYUNLARDAN NEDEN HİÇBİR DUYGUYU ALAMADIĞINI SORGULAYAN BİRİSİ MİSİN? ARKADAŞLARINLA OYUNA GİRMEK İSTEDİĞİNDE SATIŞA GETİRDİKLERİNDEN DOLAYI YALNIZ BAŞINA OYNAYAN YIKIĞIN TEKİ MİSİN? ROLE-PLAY YAPMAYI SEVEN AMA TELEFONU SAMSUNG GALAXY J2 VEYA DAHA BERBAT BİR MODEL OLDUĞU İÇİN TOWN OF SALEM İNDİREMEYEN BİRİ MİSİN? OYUNLARDA KANSER OLUP BUNDAN MAZOŞİZM SEVİYESİNDE ZEVK Mİ ALIYORSUNUZ?
O ZAMAN WEREWOLF ONLINE TAM SİZE GÖRE!
BİR SÜRÜ APTAL OROSPU EVLADININ TOPLANDIĞI BU OYUNDA AMACINIZ SİZE VERİLEN RASTGELE BİR ROLLE TAKIMINIZLA BERABER KAZANMAYA ÇALIŞMAK.
TOWN OF SALEME ÇOK BENZEYEN BU OYUNDA OLAN EN TEMEL FARK, KÖTÜ TAKIM MAFYALAR DEĞİL KURT ADAMLAR!
[He birde Fool diye Jester çakması bir tipleme var ama... Neyse.]
AYRICA BU OYUNDA TOWN OF SALEM'İN O 2 SUNUCUYA SAHİP OLMASI GİBİ VAROŞ BİR KITLIK YOK!
BU OYUNDA:
İNGİLTERE, ALMANYA, FRANSA, BREZİLYA, VİETNAM, RUSYA, İSPANYA, HOLLANDA, TİBET, İTALYA, MALEZYA, ROMANYA
VE TABİİKİ DE KANSER OYUNCULARI TEK BİR ALANDA TOPLAYIP BAŞKA YERLERE GİTMEMELERİ İÇİN VÂR OLMUŞ OLAN TÜRKİYE SUNUCUSU!
[Derecelime gelmeyin artık pezevenkler... Oyun keyfimi siktiniz.]
BU OYUNDA DERECELİ GİRMEK İÇİN TAM 100 OYUN KAZANMALISINIZ! EVET! YANLIŞ DUYMADINIZ! TAM 100 OYUN?
KAFAYI YEME SEVİYESİNE RAMAK KALMIŞ BİR RUH HÂLİYLE OYUNLARA GİREREK, DUVARLARI TEKMELEYEREK, YASTIK ISIRIP AĞLAYARAK, TOXİC SEER DIRDIRINA KATLANMAK ZORUNDA KALARAK, KÜFÜR YİYEREK, MAGANDA SİLAHŞÖR KURŞUNUNA KURBAN GİTME KORKUSUNU HER SEFERİNDE YAŞAYARAK, ÇÖPÇATAN ROLÜNÜN SON ANDA KASABAYI SATIP OYUNU KURTLARA KAZANDIRARAK,
YÜZ TANE ZAFER ELDE ETMELİSİNİZ!
PEKİ, BU 100 GALİBİYETİ ALDIK DİYELİM. BU DERECELİ DENİLEN YERE GİRDİĞİMİZDE KAZANCIMIZ NE OLACAK?
Hmm... GÜZEL SORU!
KESİNLİKLE VE KESİNLİKLE NORMAL OYUNLARDAKİ İNSANLARDAN ÇOK ÇOK DAHA APTAL İNSANLARLA OYUN OYNAYIP HER MAÇ SONU 80 LİG PUANI KAYBEDİP PLASTİK LİGİNE YERLEŞMEK!
GAYET GÜZEL BİR KAZANÇ! ÖYLE DEĞİL Mİ?
[Travmatik WWO anıları lütfen sal beni...
Tek günde 816 puan kaybettim. İyi durumda değilim. Yardım edin.]
NEYSE, NE DİYORDUK? BU DERECELİ MAÇLARA GİRMEK İSTEMİYORSANIZ SANDBOX GİBİ MÜTHİŞ Mİ MÜTHİŞ BİR DENEYİMİ TATMANIZI Ş̸̫̣͈͆̓İ̸̖̦̦͈̼̗̗̿̕Ḓ̷̙̞͉́̾͆̇̚Ḑ̵̈́͌E̵̼̫̭͔̘͎͙̒͂̽̒́̄Ṯ̴̜̠̂͗̑̂̆̏̈L̶͕̔̒̄́͠Ȩ̸̠̣͇̻̺̑̆̈́ ÖNERİRİM!
BU SANDBOX DENEN ÇÖPLÜKTE CUPİD DENİLEN BİR İBNE VA-
A, A, AA! ROLLERİ SİZE HENÜZ DEMEYECEĞİM! ÖNCELİKLE OYUNUN MAÇ TÜRLERİNDEN BAHSETMEM LAZIM!
SANDBOX DENİLEN TÜRDE YENİ YENİ ROLLER DENEYİMLİYORUZ! AMA BU MAÇA GELEN TİPLERİN %80'İ KENDİ DİLLERİNİ KONUŞAN VE KENDİ MİLLETİNİ ARAYAN SALAKLARDAN OLUŞUYOR.
ONUN DIŞINDA HIZLI MAÇ DENİLEN ŞEY VAR Kİ CİDDEN HER ŞEY ÇOK HIZLI OLUP BİTİYOR!
[Abi Town don't go afk amk LAN afk kalma Town LAN TOWN AFK KALMA-]
BU KANSER KİŞİLERİN ÇOĞUNU TÜRK VE VİETNAMLI OYUNCULAR OLUŞTURUYOR!
O YÜZDEN MAÇINIZA TOXİC TÜRK VEYA VİETNAMLI GELİRSE ONDAN KURTULMA TAKTİĞİ VERECEĞİM!
EĞER MAÇINIZA VİETNAMLI VEYA TÜRK OLDUĞU BELLİ OLAN TOXİC BİRİSİ GELİRSE YAPMANIZ GEREKEN 2 ŞEY VAR!
  1. YOL: EĞER ROLÜNÜZ SİLAHŞÖR, GARDİYAN, KURT ADAM VEYA HERHANGİ BİR ADAM ÖLDÜRME KABİLİYETİNE SAHİP BİR ROLSE ANINDA TOXİC HERİFİ YOK EDİN.
  2. YOL: EĞER ROLÜNÜZ GÖZCÜ TÜRLERİNDEN HERHANGİ BİRİSİ, DOKTOR, MEDYUM VEYA HERHANGİ BİR ÖNEMLİ ROL DEĞİLSE EĞER ANINDA OYUNU TERK EDİN. VE BONUS YOL:
ÇÖPÇATAN İSENİZ VE BU KİŞİLERİ İLK GECEDEN FARK EDİNCE ANINDA BİRBİRLERİNE AŞIK EDİP KALAN GÜNLERDE ÖLMELERİNİ BEKLEYİN!
[Valla hiç kusura bakmayın kendi milletimden birisi oyuna gelince salak olmama ihtimali %10 oluyor. Alınıp darılmaca olmasın ama böyle.]
VE BU OYUNDA EN SAÇMA OLAN ŞEY OTA BOKA IRKÇI DAMGASI YİYİP KÜFÜRLERE MARUZ KALMANIZ! SADECE BİRİSİNE GERİ CEVAP VERİN VE IRKÇI DAMGASI YİYİN!
HATTA KARŞISINDAKİ BİRİSİ KARAKTERİNİ SİYAHİ YAPTIYSA YARRAĞI YEDİNİZ!
PEKİ BU OYUNDAKİ ROLLER NELER?
BU DA ÇOK GÜZEL SORU!
SİZ ISRAR ETMEDEN HEMEN GEÇELİM!
AMA SADECE KASABA ROLLERİNE GEÇELİM!
Çünkü üşeniyorum ve daha yazacağım bir Among Us ile Town of Salem floodum var.
/KASABA ROLLERİ!\
[Gerçi, oyunda köy diye geçiyor ama... neyse siktir edin.]
BU ROLLERDEN BAZILARINI BEYNİNİZİN HİÇBİR YERİNİ KULLANMADAN KASABA NE DERSE ONU YAPARAK OYNASANIZ BİLE AŞIRI OP!
GÖZCÜ (SEER): BU ROL ÖYLE BASİT BİR ROL Kİ, BU ROLDE KAYBETMEK İÇİN YA ÇOK SALAK BİR TOXİC OLMAK LAZIM YA DA KASABA BEYNİNİ ÇÖPE ATMALI!
EĞER GARDİYAN SİZİ ALIP ROL SORUYORSA VE İNADINA CLAIMLEMİYORSANIZ ÖLMEYİ SONUNA KADAR HAK ETMİŞSİNİZ DEMEK!
AURA GÖZCÜ (AURA SEER): MENTALİST DENİLEN ELEMANDAN BİR TIK ÖNEMLİ, GÖZCÜ DENİLEN KİŞİDEN ON TIK ÖNEMSİZ BİR ROL OLARAK GÖRÜNSENİZ BİLE GÖZCÜ ÖLÜNCE TÜM KASABA BİR ANDA SİZE TAPMAYA BAŞLAYACAK!
MENTALİST (SPIRIT SEER): [Kalp kırmadan ne desem ki şimdi buna? Laps diye Town'un sikinde olmayan bir rol ve bunu seçerseniz direkt oyundan çıkın demek kabalık olur. Neyse, deneriz bir şeyler.]
BU ROL Bİ SİKE YARAMIYOR!
Tamam tamam işe yarıyor ama Town aptal olunca yaramasa daha iyi olur. Bir de çok umursanan bir rol değil yani... Ama Aura ile Seer'ın yokluğunda yine en değerli oluyor. Tabii gözcü çırağı oyunda yoksa.
GÖZCÜ ÇIRAĞI (SEER APPRENTICE): GÖZCÜ MÜ ÖLDÜ? O ZAMAN GÖZCÜ 2.0 SAHALARDA SİZİ BEKLİYOR! MERHABA GİZLİ KOZ!
SİLAHŞÖR (GUNNER): DÜÜÜT DÜÜÜTT AÇ YOLU AÇÇ HADİ ASLAN PARÇASI YOLU AÇ HADİ BAK ENGELLİ BEKLİYO BURDA HADİ DÜÜÜTTT ♿ BAK SİNİRLENDİ ARKADAŞ HADİ YOLU AÇ HADİİ DÜÜÜT DÜÜTT BİİİPP HADİ BE HIZLI OLL DÜÜÜTT BİİİPPP ♿♿ BAK HIZLANDI ENGELLİ KARDEŞİMİZ SERİ KÖZ GETİR SERİ DÜÜÜTT DÜÜÜT DÜÜÜÜTTTTT BİİİİPPP BİİİİİPPP DÜÜÜTTT ♿♿♿♿ BAK ARTIYO SAYILARI AÇTIN MI YOLU AÇMADIN PÜÜÜÜ REZİİİLL DÜÜÜÜTTT ♿♿♿♿♿♿ BAK KALABALIKLASTI BAK DELI GELIYOR DELIRDI DELI AC YOLU DUTDUTDURURURUDUTTT♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿KAFAYI YEDI BUNLAR AC LAAAAN YOLU
GARDİYAN (JAILER): Lan bana mı öyle geliyor yoksa bu rol Town of Salem'de Jailor olarak geçmiyor muydu? Jailer-Jailor ne fark var ki?
He doğru, Jailor town vurunca tüm mermileri kaybediyor ve 3 vuruş hakkı var ama Jailer tek vuruş hakkına sahip.
Bu rol güzel de hani eehh... Seer rollerini daha çok seviyorum.
Geveze (LoudhMouth): Kapat sil oyunu çekemem senin Gözcüymüş gibi aldığın tavırları.
Bu rolü alınca lütfen Seer havalarına girmeyin aq sadece şüphe ettiğiniz kişiye tıklayın bak deli etmeyin insanları evinizi bulup ateşe veririz.
Köylü (Villager): İşinde gücünde olan sıradan bir köylüyüz.
Doktor (Doctor): A.K.A Seer'ın muhtaç olduğu ilk kişi.
Koruma (Bodyguard): A.K.A Aura Seer'ın muhtaç olduğu ilk kişi.
Sert Adam: (ToughGuy): Buna da Mentalist ihtiyaç duyuyor çünkü onu koruyacak delikanlı bir tip tek bu var.
Kırmızılı Hanım (Namuslu Orospu): Town of Salem'de ki Escort mantığı fakat rol engelleyemiyor sadece eğer kötü birine gittiğimizde pat diye ölüyoruz.
İmam (Priest): Tüm köyü alıp Bayram namazı kılıyorsunuz.
Şakayı bir köşeye atarsak eğer, birisine Zemzem suyu atıyoruz. O kişi kurtsa Allah onu helak ediyor ama değilse Allah seni Zemzem suyunu boşa kullandığın için helak ediyor.
Nişancı (Marksman): Bunda Gunner gibi savsaklık yapmak= canınla ödemek
Medyum (Medium): Ölülerle konuşup afk kalmamış bir oyuncuyu diriltebilen çok önemli bir rol. İlk gün öldüğünde genelde tüm Kasaba gerginliğe boğulur.
Dedektif (Detective): Bak kardeşim, şu insanla diğerini seç bak = çıkıyor mu? Çıkıyorsa aynı takımdalar. ≠ mı çıkıyor? O zaman Fool asalım.
Şerif (Sheriff):
Ayrıca bakınız: Town of Salem Lookout.
Mantık neredeyse aynı. Bir kişiyi seçiyorsunuz fakat Lookout ona gelen herkesi gösteriyor ama Şerif sadece 2 kişi gösteriyor.
Belediye Başkanı (Vergi Almayan Tek Başkan): Başkanlığı belli et ve hobaaa tüm oyların 2 katı olsun.
Cadı (Witch): Bu rolü ilk kez oynadığımda aşırı afallamıştım. Çünkü ToS'da Witch farklı burada farklı ya, o yüzden.
Aga bi iksirimiz var işte biri koruyan diğeri can alan. Koruyanı Gözcüye at can alanı git random shooting yap Doctor'a denk gelsin de tüm Town yok etsin seni.
Birazcık riskli bir rol... Ngl.
Demirci (Forger): Bak abim bu kalkan 30 lira ama 3 gün daha beklersen 90 liraya kaliteli bir kılıç yaparım sana gider Doctor kesersin. Ne dersin?
İntikamcı (Avenger):
+12 Junior Ww onu vurun! -Dene bakalım...
Gunner Avenger'ı vurur ve Avenger Mentalist'i öldürür
Canavar Avcısı (Beast Hunter): I'm Beast Hunter and selected myself.
Barışsever (Pacifist): AGA EĞER İLK GÜN ELİNİZDE 0 BİLGİ VARSA RANDOM REVEAL YAPIN BAK SK BULDUĞUMUZ AN YAPMAYIN ANANIZI SİKİCEM YETER LAN YETER.
Çiçek çocuk (Flower child): Fool'un korkulu rüyası.
Falcı (Fortune Teller): 9 ve 12'ye kart verdim kartları gösterin yoksa boğazınıza basarım.
Bari 3. günde falan baskı uygula be adam.
Huysuz Nine (Grumpy Grandma): Sebepsiz yere Seer susturur. Bulunduğu yerde katledilmesi şart diğer rol.
Çöpçatan (Cupid): Benim çiftim Kurt adam ve Seri katil fakat Town onları öldürdü Townu sikiyim hepinizi sikiyim ben oyunu satıyorum bb Kurtlar seer'ı öldürün.
Orospu evladı seni.
Başkan (President): Risk ve ödül sistemi fakat ödül yok.
BU GÜNLÜK OYUN TANITIMI BU KADAR DİĞERİNDE GÖRÜŞMEK ÜZERE!
submitted by ZeytranZiztasion to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.18 03:33 RaufYildirim Türkiyede yaşanılabilecek ortalama br hayatın özeti.

48 saat içerisinde seni ortaya çıkaracak olan iki gamet hücresi birleşiyor ve anlık kimyasal reaksiyonlar ile seni sen yapacak bir zigot ortaya çıkıyor. Büyüyorsun, hücrelerin sayılarını çoğaltıp yavaş yavaş doku topluluklarını oluşturmaya başlıyor, seni karnında taşıyan annen ve seni her daim koruyacak olan ya da bunu beceremeyecek ve hatta sana karşı gaddarlaşacak olan baban senin varlığınla mutlu ve heyecanlılar, imkanları el verdikçe kendilerini ve senin yaşam alanını hazırlıyorlar.
Koskoca 9 ay geliyor anneni yatırıyorlar, senin kalp atışlarının 200'ün üstüne çıkmasını bekliyorlar ve damar yoluyla Pitocin vererek doğumunu hazırlıyorlar ya da bunların hiçbirisini yapmıyorlayapamıyorlar ya da tıpkı benim yaşadığım gibi hayati bir risk taşıyan gebelik hastalığı seni vuruyor, sersemletiyor ve ilk yaşam sınavını veriyorsun. Ama sen ne olursa olsun doğuyorsun, kordonunu kesiyorlar, seni kontrol ediyorlar, burnunu açıyorlar, annene ve sana bez bağlayıp koruyucu bir cihazın içine koyuyorlar, baban sana bakıyor ya da kucağına alıyor, önce seviniyor ve gururlanıyor, ardından gerçekler yüzüne vurduktan sonra aklını binbir türlü düşünceler ve endişeler kaplıyor ne de olsa burası Türkiye nam-ı diğer Dert kafesi ya da Tımarhane artık ne diye çağırırsan.
İlklerle dolu yıllarını geçirdikten sonra 7 yaşına kadar kişiliğin değişiyor, Almanyada kutlamalarla insanlar okula giderken sen endişeler, baskılar içerisinde ve ağlayarak gidiyorsun, baskı görüyorsun hem ailenden hem dışarıdan çünkü Türkiye tımarhaneler ülkesi. 9, 10, 11, 12 yaşlarına kadar geldin derken cinsel organını keşfediyorsun ama o esnada parasızlık, hayaller, baskı, başarısızlık, eziklik, güçsüzlük ve aile bireyleri seni daha çok genç olmana rağmen senin kişiliğini yok ediyorlar ve sen organınla adeta bir enstrüman gibi oynamaya başlıyorsun. Keman ile Paganini çalmak nasıl bir duygu ise sende organınla hayallerine erişiyorsun ve tebrikler! Yepyeni alışkanlıklar kazandın artık Avustralya da yaşıtların haftasonu surf yaparken sen kendini saatlerce kötü bir bilgisayarda takılarak ve kendine ister istemez dikkat edemeyerek kilolu, asosyal, umutsuz ve hayattan beklentileri olmayan bir kişiliğe dönüşüyorsun ve böyle olman çok normal çünkü dışarıda insanlar zaaflarını kullanarak zorbalıkta çığır açmış, kimse seninle ilgilenmiyor, ailen geleceğin hakkında seni çok korkutuyor ve yetmezmiş gibi gereksiz baskılar uygulayıp seni adeta bir köleye çeviriyor. Hayatını ya asosyal ve dejenere bir et parçası olarak ya ders çalışmaktan insanlarla sosyalleşmeyi, merak etmeyi, keşfetmeyi ve aşık olmayı unutmuş ya da sosyal çevresi olan ve yine zorluklata kafa tutan bir şahıs olarak geçireceksin, üçünden birini seçmen gerekiyor, hepsinin bir kötü yanı var ve Avrupaya gözünü çevirdiğinde insanlar rahat rahat hem mutluluğu ve hem keşfetmeyi hemde başarıyı yakalarken sen bunlardan birini seçmelisin. Eğer ders çalışmazsan 50 yaşında, bej renginde gömlek giyen, açlık ve sindirim sistemi rahatsızlıklarından ağzı sarımsak kokan, damağı ve ağız kenarlarında tarhana kalıntıları bulunan, vücudu 14 gün önce sanki parçalarına ayrılıp bir kenara atılan bir leş ya da Hindistan'ın Kolkata şehrinde 300 yıldır aktif olarak insanların malum amaçlar için kullandığı göl ya da sulama nehri gibi kokan, konuşmayı, düşünmeyi, tartışmayı ve anlamayı beceremeyen, gerici ve primitif bir zihne sahip bir yaratık tarafından sana sadece iş olarak teklif edilen, ama Rusya da Sosyalist Devrim için Lenin ve Plehanov'un örgütlediği 11 saat boyunca soğuk ve sıcak arasında çalışan ve Sibirya ile cezalandırılan işçilerden bile daha kötü bir şartlarda, dinlenmeksizin 14 saat boyunca, basık, rezalet ve pislik içerisinde ya da kavurucu Ankara(Bir diğer ismiyle "Atatürk'ün kurduğu Riyad") sıcağında, sadece ekmek ve sarımsak ya da şanslıysan soğan, domates ve çürümüş peynir gibi lükse kaçan yiyeceklerle ve 250 mililitreden daha az su içerek Mısırlı bir kölenin günlük sarfettiği eforun iki ya da üç katını sarfedeceksin ya da hayatı boyunca durmaksızın ve dinlenmeksizin ders çalışarak sosyalleşemeyecek, keşfedemeyecek ve hayatı anlayamayacaksın. Ama bu sefer iyi bir maaşı, statüsü ve bolca vakti olan ama sosyalleşemediğin için arkadaşı, tanıdığı, sevdiği, baktığı kimsesi olmayan, zevksiz, vizyonsuz, mutsuz, soğuk, utangaç, evlenmesi için arkadaşlarından, ailesinden ve akrabalarından inanılmaz seviyede baskı gören ve çekingen bir beyaz yakalıya/memura/akademisyene dönüşüyorsun. İş yerinde durmaksızın ve dinlenmeksizin çalışırken ve işyerinin en parlak çalışanıyken her nasılsa arkadaşların senin için doğum günü partisi düzenliyor, bakımlı erkekler ve güzel kadınlar senin zaaflarını kullanarak binbir türlü bir şekilde seni kutlama yapacakları yere götürüyorlar. Sen çocukluğundan beri sabaha kadar ders çalışmaktan eğlence ve kutlamanın daha ne demek olduğunu bilmiyorken insanlar büyük, süslü ve eğlenceli bir odada bütün ışıkları bir anda açarak "Doğum günün kutlu olsun!" diye bağırıyor, sen korku içerisinde insanları ve onların giyim tarzını anlamaya çalışırken arkadan iki kişi seni pastanın önüne doğru sürüklüyor, bir diğeri elindeki DuPont çakmak ile mumları yakıyor ve bir diğeri "Instagram" denilen bir uygulamaya story denen bir hareketli görüntü yanı "video" atıyor, sen daha çakmağın ismini anlayamamışken senden pastayı üflemeni istiyorlar, yavaşça üflüyorsun, ama ateşi söndüremiyorsun ve mumlar zamanla erimeye başlıyor. Üfleyemediğin için bir başkası etraf yanmasın diye bir yelpaze ile bütün mumları söndürüyor ve herkes tebrik etmeye ve sarılmaya başlıyor o esnada konfeti ve volkanlarla görsel şölen oluşturuluyor. Konfetinin yivsiz namlusundan aniden püsküren kırmızı güller ve partiküller ilgini çekiyorken bir anda iş arkadaşların sana hediyelerini getiriyorlar. Patronun sana dört tane çok pahalı ve ismine "Sauvignon Blanc" denilen bir şarap getiriyor ve kapağını patlatıp içmeni istiyor. Sen daha "Sa, sa, savin-" diye kekelerken bardak çoktan dolmuş oluyor ve bir yudum içmen isteniyor, herkes sessizce sana bakıyor. Ailenin baskıları ve ülkenin gerçekleriyle adeta kurtuluş kapısı olarak gördüğün Fen Lisesine girebilmek için ölümüne çalıştığın liseye geçiş sınavından önce kahvaltıda içtiğin şekerli çayın tadını hala unutamamışken o şaraptan küçücük bir yudum alıyorsun ve alır almaz çok ilginç, farklı ve aromatik bir tat aldığın için aniden patronunun beyaz trikosuna tükürüyorsun, bir anda saniyede iki defa özür dilemeye ve korkudan titremeye başlıyorsun ama patronun gülümsüyor ve omzunu sıvazlıyor ve sen korku ve panikten terlemeye ve titremeye devam ediyorsun ve ikinci bir yudum almanı istiyorlar, azıcık içiyorsun ama tadı çok farklı ve alışılmışın dışında olduğu için bu sefer yine yere tükürüyorsun ve içemiyorsun patronun sana bir başka ve bu sefer daha büyük bir kutu veriyor. Kutudan 4 tane her birinin içinde 9 tane şişe bulunan kutular var, her birinin üzerinde sırasıyla Provence France, Naples Italy ve Novi Sad Serbia yazıyor ve bir diğerinin üstünde ise koskoca harflerle "Don Julio" yazıyor patronun yanına yaklaşıp bunların şarap olduğunu ve "Don Julio" denen şeyin ise "Tekila" olduğunu söylüyor. Koca bir paketle yanına kafadar bir çocuk geliyor, senin eline bir kutu veriyor ve açmanı istiyor ki o da ne! daha çıkalı 3 hafta olmamış arkadaşın sana PlayStation 5 hediye etmiş! Başta her zaman olduğu gibi analiz ediyorsun ama nasıl kullanıldığına dair bir anlam çıkaramıyorsun ama neyse hediye hediyedir bir kenara koyuyorsun. Bir diğer iş arkadaşın geliyor ve sana 25.000₺ değerinde bir şekilli çanta hediye ediyor, içini açıyorsun ve üzerinde 6 teli olan, 90 cm uzunluğunda ve bayağı ağır olan bir metal yığını hediye ediyor, ve senden eline almanı istiyor, düzgünce tutmak yerine gövdesinden tutuyorsun ama arkadaşın sağ elini klavyeye, sol elini tellere koymanı istiyor ve tellerden birine parmağınla dokunmanı daha doğrusu vurmanı istiyor dediğini aynen yapıyorsun elin çok acıyor ve bir anda metal yığınını düşürüyorsun ve arkadaşın tekrardan eline geri veriyor ve bu gitarı düşürmemen gerektiğini söylüyor, bu gitar denilen alet hoşuna gidiyorken bir anda yapılı, selvi boylu, güzel sesli, bakımlı ve zarif bir kadın muhtemelen topukları çok sert bir tahtadan yapılmış, bileklerine kadar uzanan ve siyah renkte bir topuklu ayakkabıyla tahta zeminde bacaklarını öne atarak yürüyüp ses çıkartarak insanlara doğru geliyor. Görünüşe bakılırsa iri postürlü, güçlü ve çok zarif bir vücudu olduğu ve ince tabanlı topuklusuyla ses çıkartarak diğerlerinin ve senin ilgini çekmiş durumda. Bir anda insanların karşısına çok farklı bir enstrüman ile geliyor ve anlaması güç ama inanılmaz derecede etkileyici bir ses çıkartıyor bu sefer elindeki şeyin tahta olduğunu ve diğer elinde bir çubuk ile gövdeyi sürterek ses çıkarttığına hayret ediyorsun ve sen utancından başını yere eğip yüzün kızarmaya ve vücudun titremeye başlıyor. Sonra kadın sana yaklaşıp ilginç bir hediye veriyor ve bu sefer hediyenin içinden büyük bir paket çıkıyor, paketin içerisinde CD ve USB disk var ve kadın bu aygıtların içinde çoğu bestecinin icra ettiği besteler olduğunu söylüyor. Dış ambalajında kıvırcık saçlı adamlar, kimilerinin ellerinde kadının elinde gördüğün tahta parçasının aynısını onların ellerinde olduğunu farkediyorsun ve üzerlerinde "Etude, sonata, nocturne, concerto" yazdığını farkediyorsun. Bir diğer arkadaşın sana "Ayfon" denen bir cihaz veriyor ve sen önceden ailen tarafından sadece iletişim için kullanılan eski Nokia telefonunu neredeyse 18 yaşından beri kullanıyorken bu alet sana çok yabancı geliyor ve saatin yaklaştığını aniden farkedip odadaki bütün insanlardan özür dileyip sadece "Ayfon" denen bir cihazı eline alarak apar topar taksi yakalayıp evine gidiyorsun ve bütün görevlerini şimşek hızında tamamlayıp yatıyorsun ve yıllardan beri hep aynı tempoda olan zevksiz ve tatsız hayatına aynen devam ediyorsun. Gençlik yıllarında sadece sosyalleşir ve başka uğraşlarla ilgilenmezsen maalesef ders çalışmayanlarla aynı kaderi paylaşıyorsun ve bir anda "tanıdık" denen birisi görünüşe bakılırsa içler acısı olan haline üzülüp senden "KPSS" denen bir sınava girmeni ve eğer kazanırsan o sınav sayesinde 14 saat boyunca çok kötü şartlar altında çalışmaktansa 7 saat boyunca huzur içinde rahat rahat çalışabileceğini söylüyor ve KPSS ye çalışmak senin için bir ikinci mesleğe dönüşüyor, hayatın bütün bu seçeneklerden ibaret.
submitted by RaufYildirim to KGBTR [link] [comments]


2020.09.08 17:12 biajansnet Web Sitesi Yaparken Dikkat Edilmesi Gerekenler 2020 Web Site Fiyatları

Web Sitesi Açarken Dikkat Edilmesi Gerekenler

Web Sitesi Nedir?

Web sitesi, web üzerindeki sayfalar; metin, görsel ve animasyon şeklinde ziyaretçisine bilgi aktaran veya hizmet sunan sayfaların tümünü kapsayan bir doküman topluluğudur. Kaynak: Wikipedia
Web sitesi nedir? Sorusunun cevabının daha anlaşılır olması için farklı bir açıdan bakalım; Web sitesi Google Chrome, Safari, İnternet Explorer, Firefox gibi tarayıcılar üzerinden ulaşılabilen, ilgili ziyaretçinin ilgisini içeriğinde barındıran (resim, video, müzik, yazı, haber vb.) global gösterime açık web sayfalarıdır.
Her web sitesi kullanıcılarının amaçları vardır. Örnek vermek gerekirse; bir web sitesi internet üzerinden gündemde ki haberleri anlatırken bir diğer web sitesi kendi ürünlerini insanlara gösterir. Bir başka web sitesi ise kişisel kimlik veya özgeçmiş amacı ile kullanır. Mesela biajans.net sitesi Sosyal Medya, Adwords, SEO ve Web Tasarımı gibi birden fazla amacı tek bir web sitesinde topluyor. Sonuç olarak bir web sitesi aslında dijital dünyada her şeydir.
Bu yazıya önerilen diğer blog yazıları: 5 Adımda İnstagram Reklam Vermek Google’da Reklam Vermek İsteyenler İçin 10 İpucu

Web Sitesi Neden Açılır?

Web sitesi neden açılır? Sorusuna en iyi cevap aslında ihtiyaçtır. Hepimiz biliyoruz ki artık dijital bir dünyada yaşıyoruz. Artık insanlar alışveriş yapmak için interneti tercih ediyorlar. Bir hizmet satın almak için yine interneti seçiyoruz. En uç noktalarda bile, örneğin fiziksel bir kitap satın alıp okumak yerine internetteki kaynaklardan indirdiğimiz veya satın aldığımız kitapları okuyoruz. Evcil hayvanlarımız için alışverişimizi internet sitelerinden sağlıyoruz.
Sadece alışveriş yada hizmet satın almak için kullanmıyoruz internet sitelerini. Bir CV oluşturmak ve kendimizden bahsetmek içinde kullanıyoruz. Web sitesi neden açılır sorusuna tekrar gelecek olursak, aslında dijital çağa ayak uydurmak için olduğu gayet ortada.
Web sitesi neden açılır? Gelin bir bakalım;

Devam edersek eğer bu sayfa baya büyür. Bir çok çeşitli iş veya amaca bağlı olarak web sitesi açılabilir. Yukarıdakiler bunların birkaç tanesiydi.
Kullanıcılar web sitesi neden açılır, neden bir web sitesi açmalıyım gibi soruları çok kez soruyor. Umarım bu başlık web sitesi neden açılır sorusuna yanıt olmuştur.

Web Sitesi Nasıl Açılır?

İster kendiniz için ister işletmeniz için olsun bir web sitesi açmak için 5 adımda web sitesi kurulumunu yapabilirsiniz;
Yukarıda okuduğunuz 5 madde ile bir web sitesini kurabilir ve yayınlayabilirsiniz. Şimdi gelelim detaylara.
Kişisel yada işletmeniz için web sitesi açmaya karar verdiğinizi varsayıyorum. Web sitesi açarken en önemli konu seçeceğiniz hosting firmasıdır. Çünkü hosting firmasının size sağladığı hizmetler kötüyse bu sizi Google sıralamasında çıkmanızı zorlaştıracaktır. Örneğin; biajans.net web sitesi olarak biz Güzel Hosting isimli hosting firması ile çalışıyoruz. Yaptığımız araştırmalara göre Güzel Hosting firması son 3 yıldır kullanıcılarına verdiği hız, kalite, güvenlik hizmetleri diğer hosting firmalarına göre çok daha iyi. Güzel Hosting firmasını tavsiye ederim ben bugüne kadar herhangi bir sorun yaşamadım. Farklı bir hosting firması ile çalışacaksanız hostinginizi seçmeden önce araştırmanızı yapmanızı tavsiye ederim.

Web sitesi açarken hedef kitlenizi tanımlayın
Bir web sitesi açarken yada açtıktan sonra hedef kitlenizi tanımlamaya önem verin. Hedef kitlenizin kim olabileceği konusunda daha iyi bir fikre sahip olmanız için;
Bu gibi demografik bilgiler ile hedef kitlenizi daraltın ve alakasız kişilere sitenizi göstermekten kaçının. Örneğin bir kedi maması satan web siteniz var ve hedef kitle tanımlaması yapmadınız. Bu durumda web siteniz genel tüm kullanıcılara gösterilir. Yani kedi sahibi olmayan kişilere de gösterilecek ve gereksiz trafik almış olacaksınız. Fakat hedef kitlenizi düzgün seçtiğinizde ve anahtar kelimelerinizi hedef kitlenize göre ayarladığınızda doğru ve alakalı kullanıcılara ulaşmış olacaksınız.

Web Sitesi Açarken Alan Adı Seçmek

Alan adı seçmek basit hafife alınacak bir konu değildir. Seçeceğiniz alan adı verdiğiniz hizmet ile alakalı olması Google’ın önemsediği bir konu. Tabi ki fiziksel mağazanızın adı özel isimlerden oluşabilir. Bunda bir sakınca yok fakat internet üzerinde satacağınız ürün yada hizmetle alakalı bir alan adı seçerseniz Google’da daha hızlı bulunabilirsiniz.
Alan adı (domain) seçimi yaparken seçtiğiniz alan adının web sitenizi ve verdiğiniz hizmeti yansıtan bir isim olduğuna dikkat edin. Örneğin www.biajans.net web sitesi alan adının içinde de geçtiği gibi ajans firmasıdır.

Mükemmel Alan Adını Seçmek İçin 6 İpucu;

  1. Yazımı kolay olsun. – Ziyaretçilerinizin sitenizin adını yanlış yazması sonucu başka web sitelerine gitmesini istemezsiniz.
  2. Alan adınızı kısa tutun. – “Çekoslavakyalılaştıramadıklarımızdanmısınız” bir tekerleme olarak kalması daha iyi sanki 😊
  3. Anahtar kelimeler kullanın. – Alan adı alırken bulabiliyorsanız sunduğunuz hizmetleri yada ürün ismini alan adı içinde kullanın.
  4. Sayı ve tire kullanmaktan kaçının. – İnsanların sizi bulmalarını zorlaştırmayın.
  5. Akılda kalıcı olun. – Kalabalıktan uzak durmak sıyrılmak sizin web sitenizin yararına olur.
  6. Hızlı olun. – Her gün pek çok alan adı seçilip alınıyor. Çok uzun süre bekleyip sizin için ideal olan alan adını elinizden kaçırmayın.

Web Sitesi Kurmak İçin Ne Gerekir?

Web sitesi kurmak için tabi ki önce karar vermek gerekir. Bir çok şeye karar vermeniz gerekiyor. Mesela web sitesi kurmak için öncelikle bir hosting firmasına karar verilmelidir. Sonrasında bir alan adına (domaine) karar verilir. Daha önemlisi, aslında hepsinden öncesinde ne için web sitesi kuracağınıza karar vermeniz gerekiyor. Bununla birlikte kuracağınız web sitesinin içeriği neyle alakalı olacak, kime hitap edecek gibi bir çok şeye kendi içinizde karar vermeniz gerekiyor.
Peki kararı verdik ve bir web sitesi kurmak istiyorsunuz bu aşamada web sitesi kurmak için ne gerekir?
Tabi ki bir host alacağımız için öncelikle daha önceden araştırdığımız bir hosting firması üzerinden üyelik açmak. Ve sonrasında bu firmadan bir domain ve bir host santın almanız gerekiyor. İşte bu kadar elinizde bir adet domain ve birde domaininizi barındırabileceğiniz bir sunucunuz oldu. Eeee peki sonra? Bitti mi? Tabi ki hayır daha başlamadık bile. Şuana kadar sadece bir sunucu kiraladık ve bir domain satın aldık. İçi boş bir sunucu.

Web Sitesini Kuruyoruz ..

Eğer web sitesi kurmak için hiçbir bilginiz yoksa işi uzmanlarına bırakmanızı tavsiye ederim. Çünkü web sitesi kurmak uzmanlık gerektiren bir meslektir. Düşünsenize bir grafikerin inşaat projeleri çizdiğini. Tabi ki saçma olur. Eğer bu konuda uzman değilseniz hiç bulaşmanızı tavsiye etmem. Web sitesi kurma işini profesyonellere bırakın daha iyi. Günümüzde artık herkes internette ve Youtube’dan izlediği videolar ile web sitesi kurabiliyor. Peki işe yarıyor mu?
Çoğunlukla bu cevap hayır oluyor. Yapılan bir araştırmaya göre küçük işletmelerin %38’i web sitelerini hazır kurulum olan web sitelerinden kendileri yapıyor. Sonrasında ise bir ajans yada bir uzmanla çalışmaya başlıyor.
Sonuç olarak zaman kaybı + ekstra para!
Bu yüzden işletmeniz için bir web sitesi kurmak istiyorsanız bir uzmanla çalışmanızı tavsiye ederim. Kimsenin boşa harcayacak ne zamanı nede parası var.
Diğer yandan CV amaçlı veya Özgeçmiş içerikli bir kişisel web sitesini kendiniz tek sayfa olarak kurabilirsiniz. Tabi yine profesyonel yardım alarak da bu işi daha iyi yapabilirsiniz.

Web Tasarım Nedir?

Web tasarımı, internette görüntülenen web sitelerinin tasarımını ifade eder. Genellikle yazılım geliştirmeden ziyade web sitesi geliştirmenin kullanıcı deneyimi yönlerini ifade eder. Web tasarımı eskiden masaüstü tarayıcılar için web siteleri tasarlamaya odaklanırdı; ancak, 2010’ların ortalarından bu yana, mobil ve tablet tarayıcılar için tasarım giderek daha önemli hale geldi. Bir web sitesi kurulurken web tasarımına dikkat etmeniz çok önemli. Çünkü web sitenizin tasarımı kullanıcıya güzel, hoş görünmezse yada site yavaş açılırsa ziyaretçi kaybetmeniz kaçınılmazdır. Daha fazla bilgi için Web Tasarımı sayfamızı kontrol edebilirsiniz.

Web Sitesi Tasarımı Nasıl Yapılır?

Kurmuş olduğunuz siteye web sitesi tasarımı yaparken şunlara odaklanmalısınız;
  1. Yazı Tipleri Bir web sitesi tasarlarken, tasarımı tamamlayan okuması kolay yazı tipi eşleştirmeleri seçmek gerekir.
  2. Renkler Renkler, bir web sitesi tasarlarken dikkate alınması gereken en önemli unsurlardan biridir. Renk psikolojisi hakkında birçok yanılgı olduğunu unutmayın . Siteniz için renk seçerken, renklerinizi markanız ve iletmeye çalıştığınız mesajla uyumlu hale getirmeye odaklanmak önemlidir.
  3. Yerleşim İçeriğinizi düzenlemeye nasıl karar verdiğiniz, sitenizin hem görünümü hem de işlevselliği üzerinde önemli bir etkiye sahip olacaktır.
  4. Şekiller Web tasarımında grafik öğelerin kullanımı son birkaç yılda gerçekten yükseldi. Güzel renkleri ve şekilleri birleştirmek, site ziyaretçilerinizin dikkatini çekmek gibi birçok şeyi başarmak için kullanılabilir
  5. Resimler ve Simgeler Şaşırtıcı tasarımlar birçok bilgiyi sadece birkaç saniye içinde iletebilir. Bunu başarmanın yollarından biri, güçlü görüntülerin ve simgelerin kullanılmasıdır.
Stok görseller veya simgeler için hızlı bir Google araması binlerce seçenek üretecektir. Aramanıbasitleştirmeye yardımcı olmak için işte favorilerimizden birkaçı;
Ücretsiz resimler ve simgeler;

#BONUS

Web sitesi tasarımı yaparken şunlara da odaklanmalısınız;
  1. Navigasyon Gezinme, web sitenizin gerçekten “çalışıp çalışmadığını” belirleyen ana bileşenlerden biridir. Seyirciye bağlı olarak, navigasyonunuz birden çok amaca hizmet edebilir. İlk kez ziyaretçilerin, sitenizdeki belirli bölümlere geri dönen ziyaretçileri yönlendirirken sunduklarınızı keşfetmesine yardımcı olur.
  2. Hız Kimse yavaş web sitelerini sevmez. Tasarımınız ne kadar güzel olursa olsun, makul bir süre içerisinde yüklenmezse aramalarda performans göstermeyecek ve hedeflerinize ulaşamayacaktır.
  3. Web Site Yapısı Bir web sitesinin yapısı hem kullanıcı deneyiminde hem de SEO’da önemli bir rol oynar. İnsanlar sitenizde gezinirken kayboluyorsa, büyük olasılıkla tarayıcılar da olacaktır.

Responsive Web Siteleri

Responsive web siteleri, her ekran boyutunda özel bir görünüm oluşturmak için kesme noktalarına (medya sorgularını kullanarak) sahip esnek ızgaraların (yüzdelere göre) bir kombinasyonunu kullanır. Yalnızca bir kesme noktasına ulaştıklarında uyum sağlayan uyarlanabilir sitelerin aksine, duyarlı web siteleri ekran boyutuna göre sürekli olarak değişir.
Yani sonuç olarak diyebiliriz ki web tasarımı, bir web sitesini kullanırken genel görünümü ve hissi yaratan şeydir. Yapı ve düzenden görüntülere, renklere, yazı tiplerine ve grafiklere kadar web sitenizin öğelerini planlama ve oluşturma sürecidir.
Web tasarımı, grafik tasarım, kullanıcı deneyimi tasarımı, arayüz tasarımı, arama motoru optimizasyonu (SEO) ve içerik oluşturma dahil olmak üzere bir web sitesinin bitmiş deneyimini oluşturmak için birlikte çalışan çok sayıda bileşene sahiptir. Bu öğeler, bir web sitesinin çeşitli cihazlarda nasıl göründüğünü, hissettiğini ve çalıştığını belirler.

Web Sitesi Tasarımı Ve SEO

Web sitesi tasarlarken yaptığınız SEO çok önemlidir. Tasarım aşamasındayken yapılması gereken SEO’nun aksine birçok tasarımcı yada site sahibi bu işi çok sonralara bırakıyor. SEO web sitesini tasarlarken birlikte yapılması gereken önemli bir faktördür. Yapacağınız web sitesi tasarımı içine dahil etmeniz, SEO ile organize olmuş ve entegreli bir şekilde çalışmanız gerekiyor.
Mantığı anlayabilmek için şöyle de düşünebiliriz. SEO web sitesinin Google’da ki temel kolonlarıdır. Web sitenizin ayakta durabilmesi için SEO’ya ihtiyacı vardır.
Sonradan yapılan SEO tabi ki işe yarar fakat sonradan yapılması demek yaptığınız web site tasarımına göre SEO yapacaksınız yada tasarımı değiştireceksiniz. Birbirlerine uyumlu olması için birlikte yapmanızı şiddetle tavsiye ediyorum.
Hadi şimdide web sitesi tasarımı ile SEO’nun arasında ki ilişkisine bir göz atalım,

Mobil Uyumluluk

SEO veya web tasarımına biraz aşina olan herkes, web sitenizi mobil uyumlu hale getirmenizin önemini bilir.
Aslında sitenizi mobil uyumlu hale getirmediyseniz zaten birkaç yıl geridesinizdir. Google, 2015 yılında mobil uyumluluğunu bir sıralama faktörü haline getirdi. Bu, 5 yıl önceydi..
Arama devi olan Google daha sonra 2017 yılında mobil öncelikli indekslemeyi başlattı. Google’ın mobil dostu olma konusu ne kadar önemli olduğunu açıkça görüyoruz. Ancak günümüzde hala birçok web sitesi mobil uyumluluğun önemini tam olarak anlamış değil.
Unutmayın ki bir telefona veya tablete düzgün yüklenmemesi nedeniyle hemen çıkma oranı yüksek olan bir web sitesi, Google’a kötü sinyaller gönderecektir ve buda sıralamanızı düşürebilir.

Okunması Kolay Tasarım

Kötü web tasarımı, kullanıcıların web sitenize ilgisini düşürür. Aynı zamanda içeride dolaşma ve içeriğinizi okumalarını imkansız hale getirebilir. Sitenizde kimse istediği bilgiyi alamazsa, ne anlamı var..
Web tasarımı yaparken seçtiğiniz temanın kitleye hitap etmemesi, yazılarınızın fontu okumayı zorlaştırıyorsa, Seçtiğiniz renkler uyumsuz ise yada yazılarınız çok uzun ve anlatım biçiminiz sıkıcıysa ziyaretçileriniz farklı kaynaklara yönelerek sizi terk edecektir.
Unutmayın mobil uyumlu olmayan web siteleri gibi, herhangi bir cihazda veya masaüstünde okunması zor olan sitelerde, insanları hızla uzaklaştıracaktır.

Web Sitesi Hızı

Web sitenizi neyin yavaşlattığını biliyor musunuz?
Maalesef buda web tasarımınızla bir ilgisi olabilir. Web sitesi hızı teknik SEO’nun en önemli yönlerinden biridir ve birçok web sitesi için birinci eksikliktir.
İyi bir sıralama elde edemiyorsanız, web siteniz çok yavaş olabilir ve insanlar hızla geri çıkıyor olabilir. Biliyorsunuz ki insanların sitenizden hızlı çıkması Google’a kötü sinyaller göndererek sıralama kaybetmenize neden olur. Sayfa hızının bilinen bir sıralama sinyali olduğunu asla unutmayın; bu nedenle, resimlerinizi optimize ederek, gereksiz eklentileri silerek, tarayıcı önbelleğe almaya izin vererek vb. zamanlamanızı sitenizi hızlandırmaya ayırmanız gerekir.
Üç saniyeden uzun sürdüğünde, sitenizi ziyaret eden kullanıcıların yarısı kadarının sitenizi terk etme olasılığı yüksektir. İnsanların beklemek için daha az zaman harcadıkları mobil cihazlarda sayfa hızı daha önemlidir.

Web Sitesi Fiyatları Ne Kadar?

Web sitesi fiyatları, site tipi ve kullanılan tasarım veya temaya göre değişiklik gösterir. Oluşturulan sayfa sayısı, SEO teknikleri, yazılım altyapısı, yönetim paneli özellikleri, mail altyapısı, hosting kalitesi gibi özellikler web sitesi fiyatlarını belirleyen önemli faktörlerdir.
Aslında web sitesi fiyatlarını belirlemek kişiye bağlıdır. İstediği tasarım, site tipi gibi özelliklere göre fiyat belirlenir. Örneğin bir kartvizitlik site, portföy sitesi, yada e-ticaret sitesi birbirlerinden çok farklıdır. Yani istediğiniz web sitesi tipine göre web sitesi fiyatları da değişmektedir. Kişisel sade düz tasarımlı yani basit bir web sitesi, 2020 web site fiyatları ortalama olarak 1200 ile 1800 TL olarak değişiklik gösterir.
Web sitesi yaptırmak isteyenlerin Google aramalarda karşısına çıkan 100 TL’ye yada 500 TL’ye site yaptığını iddaa eden web siteleri çıkıyor genellikle. Bu tür tuzaklara düşmeyin lütfen. Paranızı boşa harcamak yada çöpe atmak istemezsiniz. Web sitesi yaptırmak isteyen biri sitenin alt yapısını sağlayan hosting + domain + SSL sertifikası alması gerekiyor bu üçü olmadan web sitesi kurulmaz. Günümüz şartlarına baktığımızda bu üçünün toplam minimum fiyatı 400 TL civarındadır. 400 TL hostinge harcadık bile daha siteye tema yüklemedik eklenti yüklemedik ve siteyi tamamlamak için içerik eklemedik. Yani anlayacağınız üzere hizmet bedeli henüz kesilmedi bile. Ne yani şimdi internette 500 TL’ye web sitesi yapan bu şahıslar 400 TL’ye hosting alıp 100 TL’ye de size site mi yapıyor 😊
Bu tür şeylere maalesef bilmeyen insanlar kanıyor. Hatta bizzat benim çalıştığım firamalar bile bazen bunları dile getirebiliyor..
Bunlar gibi birçok diyalog yazabilirim size. Bilmeyenler genelde böyle tuzağa düşüyor. Ve bu başlığı da aslında bilmeyen ve ucuza web sitesi arayanlara yazdım. Umarım bu tür içeriklere karşı daha dikkatli olur ve araştırma yapmadan alışveriş yapmazsınız.

Sona doğru,

Web Sitesi Yaptırmak İstiyorum Ama ..

Özetlemek gerekirse; Biraz uzun bir yazı oldu ama işinize yarayacak bir çok bilgiyi paylaştık blog yazımızda. Web sitesi yaptırmak isteyenler yada web sitesi kurmak isteyenler gerek Google’a gerekse bana sordukları soruları bu makalede cevaplamaya çalıştım. Her şeyden öte web sitesine ihtiyacınız varsa mutlaka bir uzman yada bir ajans ile çalışmanızı tavsiye ediyorum. İnsanlar Google’da web tasarım firmaları yada web site yaptıranları bulmaya çalışırken; ucuz web sitesi tasarımı, ucuz web sitesi yapma programı yada freelance web tasarım hizmeti olarak arama yapıyorlar. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir şey var.! Bu gibi arama sonuçlarında 100 TL’ye web sitesi yada 500 TL’ye web sitesi yaptığını iddaa eden şahıslar yada firmalar karşılarına çıkıyor. Yukarıda da bahsettiğim gibi bu tür tuzaklara yakalanmamak için ajanslar ile çalışmanızda fayda var. Veya bu işi hakkıyla yapan freelance olarak çalışan kişilerle yapmalısınız. Aynı zamanda daha öncesinde web site yapmadıysanız bu işi kendiniz de kesinlikle yapmayın.
Web tasarım fiyatları veya web site fiyatlarına gelecek olursak net bir fiyat vermek aslında imkansızdır. Genellikle fiyatlandırma müşterinin isteklerine göre değişir. Örneğin sizin logonuz vardır ve logo tasarlatmak istemiyorsunuzdur bu durumda fiyata logo dahil edilmez. Veya hostinginiz ve domaininiz var ise bunlarda fiyata dahil olmaz. Bunların yanı sıra müşterinin istediği sayfa sayısı yada blog yazısı yada ücretli resimler veya eklentiler, bu gibi durumda fiyat yine değişiklik gösterir.
Yukarıda da bahsettiğim gibi en düşüm maliyetle kartvizitlik yada portföy sitesi gibi tek sayfa düz tasarım bir web sitesi yaptırmak şuan için ortalama 1200-1700 TL civarında değişiklik gösterir. Bir internet sitesi kurma maliyetleri kullanıcı/müşteriye göre değişiklik gösterir.
Bu yazıda tüm sorulara yanıt vermeye çalıştım. Cevaplayamadığım sorularınız varsa yorum bölümünden bize iletin lütfen.
Google'da siteniz gözükmüyor mu?

WEB SİTESİNE Mİ İHTİYACINIZ VAR?

Site içi SEO ve dış link yapılandırması gibi bir çok hizmeti biajans.NET üzerinden gerçekleştirin. SEO hizmetinin yanı sıra Sosyal Medya, Adwords ve Web Tasarım hizmetlerimizi de inceleyebilirsin. Ayrıca İnstagram reklam vermek için İnstagram Reklamları ve Facebook Reklamları gibi sosyal medya reklamları için blog’umuzu inceleyebilirsiniz. Bu arada bizi Facebook ve İnstagram üzerinden takip etmeyi unutma. Bol kazançlı günler..
Şimdi İletişime Geç
https://biajans.net/web-sitesi-acarken-dikkat-edilmesi-gerekenle
submitted by biajansnet to u/biajansnet [link] [comments]


2020.08.28 18:19 griljedi GRRM - 2014 Söyleşileri

- "Gerçek hayatta iyiyle kötü arasındaki savaşın en zor yanı, hangisinin hangisi olduğunu belirlemektir... Geleneksel mutlu sonlara karşı içgüdüsel bir güvensizliğim var.”
- 1991'de bu fikri ilk aldığınızda, bunun sadece bir roman değil, birçok roman olduğunu biliyor muydunuz?
Bana gelen ilk sahne, ilk kitabın birinci bölümüydü, ulu kurt yavruları buldukları bölüm. Bu bana birdenbire geldi. Aslında farklı bir roman üzerinde çalışıyordum ve birden o sahneyi gördüm. Yazdığım romana ait değildi ama bana o kadar canlı geldi ki oturup yazmak zorunda kaldım ve bunu yaptığımda ikinci bir bölüm oldu ve ikinci bölüm Catelyn'di. Ned'in yeni döndüğü ve kralın öldüğü mesajını aldığı bölüm ve bu da bir tür farkındalıktı çünkü ilk bölümü yazarken gerçekten ne olduğunu bilmiyordum. Bu kısa bir hikaye mi? Bu bir romanın bölümü mü? Hepsi bu Bran denen çocukla mı ilgili olacak?Ama sonra, ikinci bölümü yazdığımda ve bakış açımı değiştirdiğimde - tam orada, tam başında, Temmuz 91'de önemli bir karar verdim. Tek bir bakış açısına sahip olmaktansa ikinci bir bakış açısına gittiğim dakika, kitabı çok daha büyük yaptığımı biliyordum. Şimdi iki bakış açım vardı ve iki tane elde ettiğinizde, üç, beş veya yedi veya her neyse olabilir. Üç ya da dört bölüm içinde olduğumda bile, büyük olacağını biliyordum.
Başlangıçta, bir üçleme düşündüm ve nihayet piyasaya sürdüğümde, bu şekilde sattım.Üç kitap: A Game of Thrones, A Dance With Dragons, Winds of Winter. Bunlar üç orijinal başlıktı ve üç kitap için kafamda bir yapı vardı. O zamanlar, doksanlı yılların ortalarında fanteziye, altmışlardan beri olduğu gibi üçlemelerin egemenliği altındaydı. Yayıncılığın o küçük ironilerinden birinde Tolkien aslında bir üçleme yazmadı. Yüzüklerin Efendisi adlı uzun bir roman yazdı. Ellili yıllardaki yayıncısı, "Bu tek bir roman olarak yayımlanamayacak kadar uzun. Onu üç kitaba ayıracağız" dedi. Böylece üçlemeyi elde etti, Yüzüklerin Efendisi o kadar büyük bir başarıya dönüştü ki yirmi yıldan fazla bir süredir diğer tüm fantezi yazarları üçleme yazıyordu. Bu kalıbı kararlı bir şekilde kıran, sanırım bir üçleme olarak da başlayan, ancak hızla ötesine geçen The Wheel of Time ile Robert Jordan'dı ve insanlar şunu görmeye başladı, "Hayır, daha uzun. Esasen bir mega romanınız olabilir! " Ve nihayetinde ben de aynı farkındalığa ulaştım, ancak '95'e kadar, A Game of Thrones'da zaten bin beş yüz el yazması sayfam olduğu ve sonuna kadar bile yaklaşmadığım ortaya çıktığında... Böylece benim üçlemem o noktada dört kitap oldu. Sonra, daha sonraki bir noktada, altı kitap oldu. Ve şimdi yedi kitapta sabit tutuyor.
İnşallah yedi kitapta bitirebilirim.
Büyük, biliyor musun? Ve gerçek şu ki, bu bir üçleme değil.Uzun bir roman. Gerçekten çok uzun bir roman. Bu bir hikaye ve hepsi bittiğinde, bir kutu setine koyacaklar ve bundan yirmi yıl sonra ya da bundan yüz yıl sonra hala okuyan biri varsa, hepsini birlikte okuyacaklar. Başından sonuna kadar okuyacaklar ve benim yaptığım gibi, hangi kitapta neler olduğunu unutacaklar.
- Kışyarı'nda geçen sahneleri yazarken ve birdenbire tamamen farklı bir konumla Daenerys sahnesine sahip olurken, sizin için büyük bir değişim miydi?
Oldukça erken bir tarihte, 91 yazında Daenerys'e ait şeyler vardı. Onun başka bir kıtada olduğunu biliyordum. Sanırım o zamana kadar zaten bir harita çizmiştim - ve üzerinde değildi. Westeros olarak anılacak tek kıtanın haritasını çizmiştim ama o sürgündeydi ve bunu biliyordum ve bu yapıdan bir nevi ayrılıştı. Kitabın başlangıç ​​yapısı açısından Tolkien'den ödünç aldığım bir şey. Yüzüklerin Efendisine bakarsanShire'da her şey Bilbo'nun doğum günü partisiyle başlar. Çok küçük bir odağınız var. Kitabın hemen başında Shire'ın bir haritası var - bunun tüm dünya olduğunu düşünüyorsunuz. Ve sonra onun dışına çıkarlar. Kendi içinde epik görünen Shire'ı geçerler ve sonra dünya büyüyor, büyüyor ve büyüyor... Ve sonra daha fazla karakter eklerler ve sonra bu karakterler ayrılır. Esasen oradaki ustaya baktım ve aynı yapıyı benimsedim. Taht Oyunları'ndaki her şey Kışyarı'nda başlar. Orada herkes bir aradadır ve sonra daha fazla insanla tanışırsınız ve nihayetinde ayrılırlar ve farklı yönlere giderler. Ancak bundan ilkinden ayrılan, her zaman ayrı olan Daenerys'ti. Sanki Tolkien, Bilbo'ya sahip olmanın yanı sıra, kitabın başından beri ara sıra bir Faramir bölümüne atılmış gibi.
- Aslında Daenerys, Kışyarı’na (sahnelerine) bağlıydı çünkü onun ailesine olanlar hakkında konuşulduğunu okuduk.
Örtüşmeler görüyorsunuz. Daenerys evlenir ve Robert, Daenerys'in yeni evlendiği raporunu alır ve buna ve yarattığı tehdide tepki verir.
- Çok güçlü ters dönüşleriniz var, okuyucunun dengesini bozuyorsunuz. Önceleri Sword in the Stone bölgesinde olduğunuzu düşünebilirsiniz, kitabın dönüşeceği halini düşünebilirsiniz; örneğin kahramanın Bran olduğunu düşünebilirsiniz ama sonra sizinle okuyucu arasında hilekar bir oyuna dönüşmüş gibi...
Sanırım okumak istediğini yazıyorsun. Bayonne'de çocukluğumdan beri okurdum, doymak bilmez bir okurdum. "George, burnu kitapta" diye seslenirlerdi. Bu yüzden hayatımda birçok hikaye okudum ve bazıları beni çok derinden etkiledi; diğerlerini ben onları yere koyduktan beş dakika sonra unuttum. Gerçekten takdir etmeye başladığım şeylerden biri, benim kurgumda bir tür öngörülemezlik. Beni nereye gittiğini gördüğüm bir kitaptan daha çabuk sıkan hiçbir şey yok. Siz de okudunuz. Yeni bir kitap açarsınız ve ilk bölümü, belki ilk iki bölümü okursunuz ve geri kalanını bile okumanıza gerek kalmaz. Tam olarak nereye gittiğini görebilirsiniz. Sanırım ben büyürken ve televizyon seyrederken bunun bir kısmını aldım. Annem olayların nereye gittiğini her zaman tahmin ederdi, ister I Love Lucy ister onun gibi bir şey olsun. "Pekala, bu olacak" derdi. Ve tabii ki, olur! Ve hiçbir şey daha hoş değildi, farklı bir şey olduğunda aniden bir şaşırırdı, twsit haklı olduğu sürece.
Bir anlam ifade etmeyen gelişigüzel dönüşler yapamazsınız. İşlerin takip etmesi gerekiyor. Sonunda "Aman Tanrım, bunun olacağını görmedim ama önceden haber verildi; burada bir ipucu vardı, orada bir ipucu vardı. Onu görmeliydim geliyor. " demelisiniz ve bu benim için çok tatmin edici. Bunu okuduğum kurguda ararım ve kendi kurguma yerleştirmeye çalışırım.
- Bran'ın itilmesi gibi, bunu da önceden haber veriyorsunuz, böylece okuyucu aldatılmış hissetmez. Kızıl Düğün de aynı.
Kurgu ve yaşam arasında her zaman bir gerilim vardır. Kurgu, hayattan daha fazla yapıya sahiptir. Ama yapıyı saklamalıyız. Sanırım yazarı saklamalıyız ve bir hikayeyi gerçekmiş gibi göstermeliyiz. Çok fazla hikaye çok yapılandırılmış ve çok tanıdık. Okuma şeklimiz, televizyon izleme şeklimiz, sinemaya gitme şeklimiz, hepsi bize bir hikayenin nasıl gideceğine dair belirli beklentiler verir. Gerçek hikayeden tamamen bağımsız olan nedenlerle bile. Sinemaya gidiyorsun, büyük yıldız kim? Tamam, Tom Cruise yıldızsa, Tom Cruise ilk sahnede ölmeyecek, biliyor musun? Çünkü o yıldız! Geçmesi gerekiyor. Veya bir TV şovu izliyorsunuz ve adı Castle. Castle karakterinin oldukça güvenli olduğunu biliyorsunuz. Önümüzdeki hafta ve sonraki hafta da orada olacak.
İdeal olarak bunu bilmemelisin. Duygusal katılım, bir şekilde bunu aşabilirsek daha büyük olurdu. Yani yapmaya çalıştığım şey bu, biliyor musun? Bran, önsözden sonra tanıştığınız başlıca karakterlerden ilki. Yani "Oh, tamam, bu Bran'ın hikayesi, Bran burada bir kahraman olacak" diye düşünüyorsunuz. Ve sonra: Hata! Orada Bran'a ne oldu? Hemen kuralları değiştiriyorsunuz. Ve umarım bu noktadan sonra okuyucu biraz belirsizdir. “Bu filmde kimin güvende olduğunu bilmiyorum.” Bunu dedirtmek gerekir. Ve insanlar bana “Kitaplarda kimin güvende olduğunu asla bilemiyorum. Asla rahatlayamam. " dediğinde bunu seviyorum. Bunu kitaplarımda istiyorum. Ve bunu okuduğum kitaplarda da istiyorum. Her şeyin olabileceğini hissetmek istiyorum. Alfred Hitchcock bunu yapan ilk kişilerden biriydi, en ünlüsü Psycho'da. Psycho'yu izlemeye başlıyorsun ve onun kahraman olduğunu düşünüyorsun. Öyle mi? Onu sonuna kadar takip ettin. O duşta ölemez!
- Ned korucunun kafasını kestiğinde belirsizliğe erken işaret edersin ama o yanılıyor. Kesin değil. Ve hatta Jaime Lannister, Bran'ı pencereden dışarı ittiği sahneden sonra Tyrion ile dostça bir ilişki kurar. Onun başka bir yanını görüyorsunuz.
Gerçek insanlar karmaşıktır. Gerçek insanlar bizi şaşırtıyor ve farklı günlerde farklı şeyler yapıyorlar. Santa Fe'de birkaç ay önce satın alıp yeniden açtığım küçük bir tiyatrom var. Bazı yazar etkinlikleri düzenliyoruz. Birkaç hafta önce bir imza için Pat Conroy vardı. Harika yazar, harika Amerikalı yazarlarımızdan biri. Ve kariyerinin çoğunu babası hakkında bu kitapları yazarak geçirdi. Bazen anı olarak, bazen kurgu olarak atılıyor, ancak babasıyla olan sorunlu ilişkisinin, ona farklı bir isim ve farklı bir meslek verdiğinde ve tüm bunlara rağmen baktığını görebilirsiniz. Her ne şekilde olursa olsun, Pat Conroy’un babası Büyük Santini karakteri, modern edebiyatın en büyük karmaşık karakterlerinden biridir. O çirkin bir tacizci, çocuklarını terörize ediyor, karısını dövüyor, ama aynı zamanda bir savaş kahramanı, bir dövüşçü ve tüm bunlar. The Prince of Tides'daki karakter gibi bazı sahnelerde, bir kaplan satın aldığı ve bir benzin istasyonu açmaya çalıştığı ve işler ters gittiği, neredeyse bir Ralph Kramden komik adamıdır. Bunu okuyorsun ve hepsi aynı adam ve bazen ona hayranlık duyuyorsun ve bazen ona karşı nefret ve tiksinme hissediyorsun ve oğlum, bu çok gerçek. Hayatımızdaki gerçek insanlara bazen böyle tepki veririz.
- Kitaplarınızda kadınlar güçlüdür.
Ama ataerkil bir toplumda mücadele ediyorlar, bu yüzden her zaman üstesinden gelmeleri gereken engeller var ki bu gerçek orta çağların hikayesiydi. Aquitane'li Eleanor gibi güçlü bir kadına sahip olabilirsiniz, iki kralın karısı olabilirdi ve yine de kocası, sırf ona kızdığı için onu on yıl hapse atabilirdi. Farklı zamanlardı ve bu bir fantezi dünyası, bu yüzden daha da farklı.
- Sonunda hangi strateji işe yarayacak?
Bu (hikayeyi) söylemek olurdu. Görmek için sonuna kadar gitmelisin.
- Karakterleriniz için, Jaime'nin Brienne of Tarth ile seyahat etmesi gibi harika ters karakterleriniz var. Tazı ile Arya gibi başka eşleşmeler de var. Bilinçli olarak ters karakter mi yaratıyorsunuz?
Drama çatışmadan ortaya çıkıyor, bu yüzden birbirinden çok farklı iki karakteri bir araya getirip geride durup kıvılcımların uçuşunu seyretmeyi seviyorsunuz. Bu size daha iyi diyalog ve daha iyi durumlar kazandırır.
- Tyrion için Joffrey’in ölümü işleri daha iyi yapmaz, işleri daha da kötüleştirir. Tyrion'un başı büyük belada ve tüm seri boyunca bir noktaya değinmeye çalıştığım bir şeyi kanıtlıyor: Kararların sonuçları var. Robb, Frey Hanesi'ne sözünü tutmaz ve Frey’in kızlarından biriyle evlenmezse, bunun onun için korkunç sonuçları olur. Tyrion’un sorunlarından biri de geveze olmasıydı. Serinin başından beri bir şeyler söylüyor, Cersei'ye bu üstü kapalı tehditler - "Bir gün bunun için seni alacağım, bir gün neşen ağzında küle dönecek." Şimdi, tüm bu açıklamalar onu gerçekten suçlu gösteriyor.
Sanırım katilin amacı, bunu başka bir Kızıl Düğün haline getirmek değil - Kızıl Düğün çok açık bir şekilde cinayet ve kasaplıktı. Bence Joffrey’in ölümüyle ilgili fikir, onu bir kaza gibi göstermekti - birisi kutlama yapıyor, Heimlich manevrasını icat etmemişler, bu yüzden birisi boğazına yemek taktığında, bu çok ciddidir. Bunu biraz İngiltere Kralı Stephen'ın oğlu Eustace'in ölümüne dayandırdım. Stephen, tacı kuzeni İmparatoriçe Maude'dan gasp etmişti ve uzun bir iç savaşla savaştılar ve anarşi ile savaş ikinci nesle aktarılacaktı çünkü Maude'un bir oğlu, Henry ve Stephen'ın bir oğlu vardı. Ama Eustace bir ziyafette boğularak öldü. İnsanlar hala bin yıl sonra tartışıyorlar: Boğuldu mu yoksa zehirlendi mi? Çünkü Eustace'i ortadan kaldırarak İngiliz iç savaşını sona erdiren bir barış getirdi. Eustace’ın ölümü [tesadüfi olarak] kabul edildi ve bence buradaki katillerin umduğu şey buydu - tüm krallık Joffrey’in bir parça turta üzerinde boğulup öldüğünü görecek. Ama güvenmedikleri şey, Cersei’nin bunun cinayet olduğuna dair acil varsayımıydı. Cersei bir an bile buna kanmadı. Bunun kaza sonucu bir ölüm olduğuna inanmıyor. Sahnenin çekildiğini gördünüz, boğulma ihtimali olduğu için mi karşımıza çıkıyor yoksa zehirlendiği çok açık mı?
- Neden “Buz ve Ateş Şarkısı” romanlarınıza tecavüz veya cinsel şiddet olaylarını dahil ettiniz? Bu sahnelerle daha büyük hangi temaları ortaya çıkarmaya çalışıyorsunuz?
Bir sanatçının gerçeği söyleme yükümlülüğü vardır. Romanlarım epik fantezi ama tarihten ilhama dayanıyorlar. Tecavüz ve cinsel şiddet, eski Sümerlerden günümüze kadar yapılan her savaşın bir parçası olmuştur. Onları savaşa ve güce odaklanan bir anlatımdan çıkarmak, temelde yanlış ve sahtekârlık olurdu ve kitapların temalarından birini baltalardı: insanlık tarihinin gerçek dehşetinin orklardan ve Kara Lordlardan değil, bizden kaynaklandığı... Biz canavarlarız. (Ve kahramanlar da). Her birimizin kendi içinde büyük iyilik ve büyük kötülük kapasitesi vardır.
- Kitapların bazı eleştirmenleri, bu tür sahnelerin Westeros dünyasının genellikle karanlık ve ahlaksız bir yer olduğunu göstermesi amaçlansa bile, romanların seyri boyunca bu anlara aşırı bir güven duyulduğunu ve belirli bir noktada olduklarını söylediler, artık şok edici değil ve heyecan verici hale geliyor. Bu eleştiriye nasıl yanıt veriyorsunuz?
Westeros'un "karanlık ve ahlaksız bir yer" olduğu fikrine itiraz etmeliyim. Burası Disneyland Orta Çağları değil, hayır ve bu oldukça kasıtlı ... ama kendi dünyamızdan daha karanlık veya ahlaksız da değil. Tarih kanla yazılır. Cinsel veya başka türlü "Buz ve Ateşin Şarkısı" ndaki vahşet, herhangi bir iyi tarih kitabında bulunabileceklerle karşılaştırıldığında soluk kalır.
Bazı cinsel şiddet sahnelerinin heyecan verici olduğu eleştirisine gelince, bana bu eleştirmenler hakkında kitaplarımdan daha çok şey söylüyor gibi geliyor. Belki onlar bazı sahneleri heyecan verici bulmuşlardır. Okuyucularımın çoğu, sanırım onları amaçlandığı gibi okudu.
Yazar olarak kariyerimin en başından beri felsefemin "göster, söyleme" felsefesi olduğunu söyleyeceğim. Kitaplarımda ne olursa olsun, eylemi özetlemek yerine okuyucuyu bunun ortasına koymaya çalışıyorum. Bu, canlı duyusal ayrıntılar gerektirir. Mesafe istemiyorum, seni oraya koymak istiyorum. Söz konusu sahne bir seks sahnesi olduğunda, bazı okuyucular bunu son derece rahatsız buluyor… ve bu cinsel şiddet sahneleri için on kat daha doğru.
Ama olması gerektiği gibi. Bazı sahneler rahatsız edici, rahatsız edici ve okunması zor olabilir.
- Martin, HBO şovunda yapılan küçük değişikliklerin daha sonra oradaki hikaye üzerinde ne kadar büyük bir etkisi olacağı hakkında biraz konuşuyor. TV yapımcılarının yaptığı seçimleri kontrol etmediğini bize bildirdiğinizden emin oldu.
- Robert’s Rebellion hakkında bir kitap yazacak mısın?
"Muhtemelen değil." Sonraki iki kitapta Robert’s Rebellion’a daha çok geri dönüşler ve imalar olacak. "Bu serinin sonunda olan her şeyi öğreneceksin". Bununla ilgili bir kitap o zaman çok ilginç olmazdı.
- Bize bir warg ejderha binicisi hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Bir ejderhayı warglayan birinin geçmişte emsali yoktur. Ejderha ve binici arasındaki efsanevi bağın zengin bir tarihi var. Çok uzaklardan (hmm) bile sürücülerine yanıt veren ejderhaların gerçek ve çok güçlü bir bağ olduğunu gösteren örnekler olmuştur. Bununla ilgili daha çok şey öğreneceğiz. Okumaya devam edin.
- ASOIAF’taki en favori alıntınız nedir?
Tek bir tane yok ama Septon Meribald’ın savaş hakkında yaptığı konuşmayı seviyorum.
- Kendinizi kitaplarda hangi karakter olarak görüyorsunuz? İçinde en çok hangi karakter var?
Tyrion demek isterdim ama bu gerçekten Samwell Tarly. Tyrion daha çok aksiyon alıyor, daha çok yatıyor (kahkahalar) ama ben daha çok Sam gibiyim.
- Bir kitap okuyucu olarak, şovdaki benzer durumu izlemeden önce bunu okumak çok tatmin ediciydi (Arya, show’da Polliver'ı öldürürken Lommy'den söz ediyor, kitaplarda Raff). Bahsettiğiniz gibi, şov içeriğini kontrol edemezsiniz. Sezon 5'e doğru ilerlerken böyle açıklamaların önünde kalmak için daha fazla bölüm yayınlamayı planlıyor musunuz? Ayrıca Arya, o bölümde beklediğimizden çok daha yaşlı görünüyor. “Mercy”, gelecekte Dans'ın sonundan itibaren bir yıldan fazla mı oluyor yoksa sadece Arya'nın her zaman yaşından büyük görünmesi mi meselesi mi?
- [Martin'den büyük bir sessizlik]. Bu bölüm yaklaşık on yıl önce yazılmıştı ve önce Ziyafet'in sonunda olması gerekiyordu, ardından Dans'ın sonuna dahil edilmişti ama bir sondan çok bir başlangıç ​​gibi görünüyor, bu yüzden epey hareket etti. Çocukların biraz büyüyebilmesi için kitaplarda olması gereken beş yıllık boşluğun da bir parçasıydı. Bu, Arya ve Bran gibi karakterler için işe yaradı, ancak Jon Snow veya diğerleri için hiç işe yaramadı. Beş yıl önce Gece Nöbetçileri'nin Lord Kumandanı oldum. O zamandan beri pek bir şey olmadı… ”(kahkahalar). Arya'yı şimdiki yaşına geri getirmek için o bölümde biraz çalıştım. Orada zaman aralığı yok (hikaye dizisinde tam olarak ne zaman geldiğini söylemiyor). Unutmayın, bu bir önizleme bölümüdür, yine de geri dönüp yayınlanmadan önce üzerinde yeniden çalışabilirim.
[Sorum bu olduğu için tahmin ettiğime eminim ama Martin, Arya'nın yaşının burada bir sorun gibi göründüğünü biraz düşünmüş görünüyor. Bir çeşit, "O lanet bölümü bir daha yeniden yazmayacağım." 5. sezondan önce daha fazla önizleme bölümü yayımlayıp yayımlamayacağına dair gerçek bir yorum ve gösteriye neyin girileceğini kontrol etmediğine dair başka bir hatırlatma yok.]
- Tyrion babasıyla yüzleşmek için gittiğinde, ne yapacağını düşünüyor? Onunla sadece sohbet mi ediyorsun?
O noktada bunu düşündüğünü sanmıyorum. O sırada sefilleri oynuyor. Her şeyini kaybetti. Güvenli bir yere kaçırılacak ama orada ne yapacak? Lannister Hanesi'ndeki yerini kaybetti, saraydaki yerini kaybetti, tüm altınını kaybetti - bu, hayatı boyunca onu ayakta tutan tek şeydi. Cüce olmanın dezavantajları ne olursa olsun, şövalye olmak için gerekli fiziksel yetenekleri yoktu, ancak eski ve güçlü bir ismin ve bir şeyler satın almak isteyebileceği tüm altının büyük avantajına sahipti. Bronn gibi takipçileri ve onu savunmak için diğer insanları... Şimdi tüm bunları kaybetti ve aynı zamanda, kayıtsız şartsız sevdiği ve her zaman onun yanında olduğu tek kan bağı Jamie'nin hayatının bu travmatik olayında, nihai ihanette rol oynadığını öğrendi. O kadar incindi ki diğer insanları incitmek istiyor ve Shae'nin kendisine söylediği hesaptan nerede olduğunu anladığı ve bu merdivenin bir zamanlar onun olan bir oda olduğunu bildiği bir heves anı, şimdi babası ondan gasp etti. Bu yüzden babasını görmek için yukarı çıkıyor ve oraya vardığında ne söyleyeceğini ya da yapacağını bildiğini sanmıyorum ama - bir kısmı bunu yapmaya mecbur hissediyor. Ve tabii ki sonra Shae'yi orada buluyoruz, bu onun için ek bir şok, karnındaki ek bir bıçak.
Bence bazen insanlar çok zorlanıyor, bazen insanlar kırılıyor. Ve bence Tyrion zirve noktasına ulaştı. Cehennemden geçti, defalarca ölümle yüz yüze geldi ve gördüğü gibi bakmaya çalıştığı, onayını kazanmaya çalıştığı tüm insanlar tarafından ihanete uğradı. Hayatı boyunca babasının onayını almaya çalışıyordu. Ve şüphelerine rağmen, Shae'ye aşık oldu, kalbini ona vermesine izin verdi. Artık yapamayacağı bir noktaya ulaşır. Sanırım iki eylem, birbirlerinin anlarında gerçekleşse de oldukça farklı. Lord Tywin'e öfkeliydi çünkü ilk karısı ve ona olanlar hakkındaki gerçeği öğrendi ve Tywin ona fahişe demeye devam ediyor - Lord Tywin'in mantığına göre... Lord Tywin, Tyrion'u sevmediği için kimsenin Tyrion'u sevemeyeceğine inanıyor. Demek ki cüceyi Lannister olduğu için yatağına yatırmaya çalışan alt sınıftan bir kız olduğu açık, böylece leydi olabilir, parası olabilir ve bir şatoda yaşayabilir. Yani temelde bir fahişe olmaya eşdeğer - statüye sahip olduğu için ona bayılıyor ve Tyrion'a bu konuda bir ders vermeye çalışıyor. Ve böylece yarasına tuz dökmeye benzeyen "fahişe" kelimesini kullanmaya devam etti ve Tyrion ona bunu yapmamasını, o kelimeyi bir daha söyleme dedi. Ve o kelimeyi tekrar söyledi ve o anda, Tyrion'un parmağı tetiğe bastı.
Shae ile bu çok daha kasıtlı ve bazı yönlerden daha acımasız bir şey. Bu anlık bir hareket değil, çünkü onu yavaşça boğuyor ve kadın kurtulmaya çalışıyor, kavga ediyor. İstediği zaman bırakabilirdi ama öfkesi ve ihanet duygusu o kadar güçlü ki bitene kadar durmuyor ve bu muhtemelen şimdiye kadar yaptığı en kara eylemdi. Lord Tywin'in yaptığı küçük gösteriden sonra onu terk ederek ilk karısına yaptığı şey ve onun ruhunun büyük suçu bu... Şimdi Westeros standartlarına göre, bu hiç de suç sayılmaz - "Yani bir lord, bir fahişeyi öldürdü, sorun değil." Bunun için, düşük doğumlu kadınlara, fahişelere ve meyhane fahişelerine hor gören, onları kullanan ve atan diğer lordlardan ve şövalyelerden daha fazla cezalandırılması olası değildir. Bu dünya için bir şey değil ama yine ona musallat olacak bir şey olsa da babasını öldürme eylemi sonsuza dek arkasını olmayacak bir şeydi çünkü hiçbir insan bir akraba katili kadar lanetli değildir.
Tywin, Shae'yi biliyordu. Muhtemelen onun, açıkça “o fahişeyi saraya getirmeyeceksin” dediği ve Tyrion'un ona tekrar meydan okuduğunu ve o fahişeyi saraya çıkardığını söylediği aynı kamp takipçisi olduğunu anladı. Burada tam olarak ne olduğuna gelince, bu gerçekten konuşmak istemediğim bir şey çünkü hala açıklayamadığım ve daha sonraki kitaplarda açıklanacak yönleri var. Ancak tüm bunlarda Varys'in rolü de dikkate alınması gereken bir konudur. Kitaplardaki Shae, Tyrion hakkında başka bir john(?) kadar umursamayan, kampı takip eden, manipülatif bir fahişedir ama o, küçük bir genç seks kedisi gibi, tüm fantezilerini besleyen çok uyumludur; o gerçekten sadece para ve statü için yaşıyor. O, Tywin'in Tyrion’un ilk karısının aslında olmadığını düşündüğü her şeydir.
- Ona ilham veren Frost şiiri dünyanın sonu hakkındadır ve bu, Martin'in icat ettiği evrenin yedinci kitabın sonunda sıcak ya da soğuk ya da muhtemelen her ikisi ile yok olması gerektiğini ima ediyor gibi görünüyor.
Yazar kıkırdıyor: "Bu konuda yorum yapmayacağım. Bunun için iki kitap için endişelenebilirsin. Ama tüm insanların ölmesi gerektiği doğru."
- Web sitelerinde görünen birçok hayran teorisi sorulduğunda Martin şunları söyledi: "Bu konuyla boğuştum, çünkü okuyucularımı şaşırtmak istiyorum. Bir okuyucu olarak öngörülebilir kurgudan nefret ediyorum, öngörülebilir kurgu yazmak istemiyorum. "Okuyucumu şaşırtmak ve memnun etmek ve onları geldiğini görmedikleri yönlere götürmek istiyorum ama planları değiştiremem. 90'lı yıllarda ilk fan panolarını okumamın ve durmamın nedenlerinden biri de bu. Birincisi, zamanım yoktu, ancak iki konu tam da bu. O kadar çok okuyucu kitapları o kadar dikkatle okuyordu ki bazı teoriler ortaya atıyorlardı ve bu teorilerin bazıları eğlenceli boğalar ve yaratıcı olsa da, teorilerin bazıları haklı. En az bir veya iki okuyucu, kitaplara yerleştirdiğim ve doğru çözüme ulaştığım son derece ince ve belirsiz ipuçlarını bir araya getirmişti. Öyleyse ne yapmalıyım? Değiştiriyor muyum? Bu konuyla boğuştum ve bunu değiştirmenin bir felaket olacağı sonucuna vardım çünkü ipuçları vardı. Bunu yapamazsın, o yüzden ben devam edeceğim.”
- "Kurtlar, Amerika'nın soyundan gelen ve binlerce yıl öncesine dayanan Avrupa folklorunun bir parçasıdır. Roma, Romulus ve Remus'ta - kurtlar ve insanlar arasında her zaman bu ilişki vardır." Bu ilişki Martin'in dizisinde defalarca görülüyor ve Martin'in son iki kitap sonunda piyasaya sürülürken devam edeceğini söyleyeceği bir şey. Özellikle Arya'nın kurdu Nymeria önemli bir rol oynayacak. "Biliyor musun, bir şeyler hakkında bilgi vermekten hoşlanmam." diyor Martin, yüzüne yayılan bir gülümsemeyle. "Ama kullanmayı düşünmediğiniz sürece dev bir kurt sürüsünü duvara asamazsınız."
- İşinize aşina olmayanlar için dizi hayali bir dünyada geçiyor. Krallığın kontrolü için bir mücadele var. Bu hanedan savaşı, esasen üç ana olay örgüsünden biridir. Bu tür insanüstü karakterleri içeren başka olay örgüsü satırları da var ve sonra eski tahtının geri dönüşünü arayan sürgün Targaryen kızı var. Neden bu üç ana olay örgüsü?
- Tabii ki uzakta olan iki şey var - Sur’un kuzeyindeki şeyler (Diğerleri) ve sonra diğer kıtada ejderhalarıyla Targaryen var - elbette "Buz ve Ateşin Şarkısı" başlığının buz ve ateşi. . " Yedi krallığın başkenti olan King's Landing'de ortada meydana gelen merkezi şeyler, çok daha fazlası tarihi olaylara ve tarihi kurguya dayanıyor. Güllerin Savaşları'ndan ve 100 Yıl Savaşları etrafındaki diğer bazı çatışmalardan gevşek bir şekilde alınmıştır, ancak elbette fantastik bir twist ile. Biliyorsunuz, başladığım dinamiklerden biri, King's Landing'deki yedi krallık içindeki küçük güç mücadeleleri tarafından bu kadar tüketilen insanlardı - kim kral olacak? Küçük Konsey'de kimler olacak? Politikaları kim belirleyecek? - krallıklarının çevresinde çok uzakta meydana gelen çok daha büyük ve daha tehlikeli tehditlere karşı körler...
Ve tabii ki, bunu tarih boyunca görebilirsiniz. Tarihte yer alan ortak bir dinamiktir. Biliyorsunuz, Yunan şehir devletleri, İsa'nın doğumundan önce, biliyorsunuz, Makedonyalı Philip hepsini fethetmek için ordularını oluştursa bile birbirleriyle kavga ediyorlar ama bunu modern zamanlarda bile görüyorsunuz, biliyorsunuz - Fransa'nın Üçüncü Cumhuriyet döneminde, Nazi tehdidi yükselirken siyasi mücadeleleri... Ancak Fransız siyasetçiler neredeyse Nazilerle arkadaş olmayı tercih ediyorlardı. Ve belki modern gündeki derslerimiz de. Kim bilir? Demek istediğim, şu anda dünyamızda iklim değişikliği gibi şeyler oluyor, bu, nihayetinde tüm dünya için bir tehdit. Ama insanlar onu politik bir futbol yerine kullanıyorlar, bilirsiniz… Herkesin bir araya geleceğini düşünürsünüz.
Bu, muhtemelen insan ırkını yok edebilecek bir şey. Bu yüzden, özellikle modern zaman meselesine değil, kitabın yapısıyla ilgili genel bir şey olarak bir analog yapmak istedim.
- Kitapta ( Buz ve Ateşin Dünyası) ipuçları bulmayı uman hayranlar için bir soru kalıyor: Tarih tekerrür eder mi? Martin’in arsız yanıtı: “Yankılanan bir evet ve hayır. Biraz belki. "
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.08.15 21:23 karanotlar İlkel Bir Toplumdan Uygarlık Dersi: Amişler

Günümüzde ABD denilince birçok insanın aklına, ileri teknolojiyi yaşamın her alanında kullanan, bireyci ve rekabete dayanan bir toplum yapısı gelir. Oysa nüfus bakımından dünyanın en büyük ülkelerinden biri olan ABD’de, tek tip bir toplum yapısı bulunmamaktadır. Daha başka bir deyişle söylemek gerekirse bir ABD stereotipi yoktur. Tipik ABD’li imajına uyanlar ABD nüfusunun çoğunluğunu oluştursa da, bu imajın dışında kalan pek çok topluluk da ABD’de yaşamaktadır. Bu topluluklar içinde en dikkat çekicilerden birisi de, sanayi devriminden hemen önce Amerika’ya yerleşmeye başlayan ve inançları gereği o dönemim düşünce tarzını günümüzde de devam ettirdiğinden sanayi devriminin doğurduğu toplumsal yozlaşmanın etkilerinden uzak kalan Amişlerdir.
Amişlerin geçmişi 16. yüzyıl İsviçre’sine kadar uzanıyor. Dinde reformun tartışıldığı bu dönemde, başını gezici rahibi Menno Simons’un çektiği bir grup Hristiyan, çocukların doğar doğmaz takdis edilmesine karşı çıkıyor. Çünkü onlara göre Hristiyan bir anne-babadan doğmuş olsa bile bir çocuğun doğumda dinin gereklerini anlaması yani Hristiyan kabul edilebilmesi olanaksızdır. Bu yüzden bir insan ancak bilinçlenmiş kabul edileceği 18 yaşında kendi isteği ile takdis edilerek ya gerçek bir Hristiyan olabilir ya da inandığı başka bir dini kabul edebilir. Doğal olarak bu durum Katolik Kilisesi tarafından hiç hoş karşılanmıyor ve Mennocular adı verilen bu grup için bir insan avı başlatılıyor, yüzlerce Mennocu acımasızca öldürülüyor.
Mennocular daha sonra kendi aralarında bölünüyor ve Amişler, Mennocular ve Bretenler olarak üçe ayrılıyor. 18. yüzyılda baskılar artıp, yaşam daha da çekilmez hale gelince o dönemde insanlara dinsel özgürlük vaat eden yeni dünyaya yani ABD’ye yelken açıyorlar.
Günümüzde dünyanın birçok ülkesine dağılmış olarak yaşayan Mennocuların sayısı 1 milyonun üzerinde. Amişler ise çok az bir kısmı Kanada’da olmak üzere neredeyse tamamı ABD’de yaşıyor. ABD’deki nüfusları yaklaşık olarak 250.000 kadar. Yani sayıca oldukça az sayılırlar. En yoğun olarak bulundukları bölge ise Pennsylvania eyaletinin Lancaster kenti. Burada yoğunlaşmalarının nedeni ise ABD’ye ilk göç ettikleri tarihte Pensilvanya’nın efsanevi valisi William Penn’in onlara kucak açıp barınacak yer ve yaşamlarını kazanacak toprak vermesi.
Teknolojiyi Reddeden Topluluk
Amişler sayı olarak az demiştik ama Batı toplumlarında ender rastlanabilecek bir nüfus artış hızına sahipler. Elizabettown Üniversitesi’nden Amişler uzmanı Donald B. Kraybill’in araştırmasına göre Amiş toplumunun yıllık nüfus artık hızı %4 gibi çok yüksek bir düzeyde. Her Amiş ailesinin ortalama 5-6 civarında, bazılarında ise 15’e ulaşan çocuğu bulunuyor ve hesaplamalara göre 2025 yılı civarında nüfuslarını iki katına yani 500.000’e ulaşmış olacak. Kısacası böylesine yüksek bir nüfus artışı nedeniyle Amiş toplumunun nüfusu yaklaşık olarak her 20 yılda bir 2 katına çıkıyor.
Amişleri diğer topluluklardan ayıran en sıradışı özellikleri ise nüfus artış hızları değil elbette. Onları farklı kılan, ABD gibi ileri teknolojinin yaşamın tüm alanlarında egemen olduğu bir ülkede yaşamalarına karşın teknolojiyi neredeyse hiç kullanmıyor oluşları. İnsan ilişkilerini ve toplumu bozduğuna, gerçek bir Hristiyan’ın Hz. İsa dönemimdeki gibi yaşaması gerektiğine inandıkları için elektrik, telefon, otomobil, bilgisayar, internet gibi çoğumuz için vazgeçilmez sayılabilecek hiçbir teknolojik yeniliği kullanmıyorlar. Ulaşım gereksinimlerini otomobil yerine “buggie” adını verdikleri at arabaları, ışık gereksinimlerini güneşin doğuşu ve batışı arasındaki zamanı değerlendirerek, iletişim gereksinimlerini ise yüz yüze görüşerek karşılamak Amişlerin tipik yaşam tarzı.
Bu düzeni korumak ve çocuklarının erken yaşlarda dış dünyanın olumsuz etkilenmelerini önlemek için ise Amişler temel ilköğretimin ardından çocuklarını devlet okullarından alıp kendi kilise okullarında eğitiyorlar. Onlara göre ABD eğitim sistemi karşı çıktıkları bir rasyonaliteyi çocuklarına aşılamaya çalışıyor çünkü. Öğretmenleri ise yine bu okullardan mezun olmuş çoğu 17-18 yaşlarındaki bekar Amish kızları. Kendi toplumları dışındaki insanları “Englishman” olarak adlandırıp onlarla olan ilişkilerini mümkün olduğunca asgari düzeyde tutmaya çalışıyorlar. Hepsi çok iyi İngilizce bilmelerine karşın kendi aralarında kullandıkları dil Pensilvanya Almancası.
Amişler günümüzde de inançlarına son derece bağlı biçimde yaşıyorlar. Kendilerine özel bir kiliseleri var ve ibadetlerini toplu olarak bu kiliselerde yapıyorlar. Her Pazar ayininden sonra topluluktan bir üyenin evinde toplanıp birlikte yemek yiyorlar. Pazar ayini dışındaki tüm ibadetlerini de evlerinde yapıyorlar. Yaşamın her alanında da inançlarının emrettiği kurallara uymaya çalışıyorlar. Yazılı bir kuralları yok ama “Ordnung” adı verilen bir kurallar silsilesi var.
İnançlarına bu kadar sıkı sıkıya bağlı olmalarına karşın Amiş toplumu bağnazlıktan son derece uzak. Ne de olsa yeni dünyaya göç etmelerinin temel nedeni bağnazlığın geçmişte onlara yaşattığı acı. Öyle ki, 16 yaşına gelen çocuklarını dış dünyayı ve diğer yaşam tarzlarını tanımaları, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kendilerinin belirlemesi ve özgür iradeleriyle bir sonuca ulaşmaları için tamamıyla serbest bırakıyorlar.
Her Amiş Kendi Yolunu Belirlemeli
Kullandıkları Pennsylvania Almancasında “dolaşmak” anlamına gelen “rumspringa” denilen bu dönemde gençler uyuşturucu, alkol, seks dahil istedikleri her şeyi serbestçe, sınırsızca deniyor ve yaşıyorlar. Sonra kendi tercihlerini yapıp isterlerse Amiş toplumuna geri dönüyorlar, isterlerse denedikleri bu yaşam tarzına uygun başka kentlere yerleşebiliyorlar. Geri dönenlerden ise, ki istatistikler gençlerin %93’ün geri dönmeyi tercih ettiklerini göstermektedir, Amiş toplumunun kurallarına uymaları bekleniyor.
Amiş toplumu, diğer Anabaptist topluluklar gibi, çoğu Hristiyan mezheplerin aksine doğar doğmaz vaftiz olayına karşı. Çünkü doğan her çocuğun masum olduğuna inanırlar. Kişi, yetişkin olduğunda ne zaman vaftiz olacağına kendisi karar verir. Ancak evlenmek isteyen her Amişin vaftiz olması zorunludur.
Günlük yaşam tarzları da oldukça sade sayılabilir. Örneğin kadınlar kesinlikle makyaj yapmıyor, mücevher takmıyor. Buna evlilik yüzükleri de dahil. Giydikleri uzun kollu ve tek parça etekler gösterişten uzak ve tek renk. Evlenene kadar başlarını siyah bir örtü ile kapatan kadınlar evlendikten sonra beyaz başörtüsü takmaya başlıyorlar. Erkekler de keza aynı şekilde sade giyiniyorlar: Sade renkli bir gömlek, yakasız bir pardösü ve bunları tamamlayan bir şapka. Evlendikten sonra ise sakal kesmeyi bırakırlar.
Amiş Toplumunda Evlilik
Evlilikler de yine Amiş toplumunun kendi içinde yapılıyor. 18 yaşını dolduran kızlar ile 20 yaşını tamamlayan erkekler eşlerini kendileri belirliyor ve ailelerinden izin alarak evleniyor. Yalnız burada da Ordnung kurallarına uymaları gerekiyor. Şöyle ki; bir Amiş ancak başka kendi cemaatinden ya da başka bir cemaat üyesi Amişle evlenebilir. Yabancı biriyle evlenmek kesinlikle yasak. Ayrıca ilk kuzenlerin evlilikleri de yasaktır, ikinci kuzen evlilikleri de sıcak karşılanmaz.
Evlenmeye karar veren Amiş gençleri rahibe veya rahip yardımcısına giderek o zamana kadar zina yapmadıklarını ve evliklerinin Ordnung kurallarına uygun olduğunu belirtirler. Eğer gençler evlilik öncesi seks yapmışlarsa ve bu durumu itiraf etme cesaretini gösterebilirlerse bazı değişiklikler olur. Gençler önce altı haftalık bir ceza ile önce günahlarının kefaretini öderler. Ve gelinin, normalde düğün sırasında giymesi gereken beyaz önlük ve göğüslüğü giymesine izin verilmez. Bir kadının düğünü sırasında giydiği beyaz önlük ve göğüslük öldüğünde de üzerinde olur. Dolayısıyla bir genç kız düğün gününde giydiği beyaz önlük ve göğüslüğün aynı zamanda kefeni olduğunu bilir. Bir tarım toplumu olmalarından dolayı da evliliklerin neredeyse tamamına yakını hasat mevsiminin sonunda yani sonbahar ya da kış aylarında gerçekleşir. Ve evlilikler ya Salı ya da Perşembe günü gerçekleşir.
Boşanma ya da doğum kontrol konusu da tıpkı Katoliklikte olduğu gibidir. Hiçbir gerekçe boşanma için yeterli bir neden değildir. Evlilikle başlayan bir birliktelik, ancak ölüm nedeniyle sona erebilir.
Amiş toplumunun temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Makineleşmeye geçmedikleri ve dolayısıyla daha yüksek maliyetli olduğu için ürettikleri tarımsal ve hayvanlar ürünler diğer üreticilerin ürünlerine göre daha pahalı. Fakat daha pahalı olmalarına karşın neredeyse yok satıyor. Çünkü teknolojinin neredeyse tüm nimetlerini reddeden Amişlerin ürettiklerinin gerçekten organik ve doğal ürünler olduğunu bütün tüketiciler biliyor ve özellikle tercih ediyorlar. Kriz dönemlerinde bile fiyatları yüksek olmasına rağmen Amiş ürünlerine yönelik talepte bir azalma olmaması tüketicilerin onlara duyduğu güvenin en bariz göstergesi. Amişlerin bir diğer bir geçim kaynağı ise marangozluk. Tamamen el emeği olan bu ürünler toptancılar tarafından anında kapışılıp piyasaya sunuluyor. Çünkü bir malı değerinden fazla paraya satmanın günah olduğuna inanan Amişler ürettiklerini maliyetinden çok az bir farkla veriyorlar.
Amişleri ABD’deki diğer topluluklardan farklı kılan bir diğer özellik de, ABD gibi vergi sisteminin son derece sıkı olduğu bir ülkede devlete tek kuruş vergi vermiyor olmaları. Gerçi hükümet birkaç kez vergi alma girişiminde bulunmuş ama kamuoyu baskısı nedeniyle geri adım atmak zorunda kalmış. Vergi vermedikleri gibi herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna da bağlı değiller. Onlara göre en iyi sosyal güvenlik yöntemi, kendi toplumlarının kurmuş olduğu sosyal güvenlik sistemi ve aile kurumudur. Örneğin bir Amiş’in eve gereksinimi varsa hep birlikte karşılıksız imece usulü ona ev inşa ediyorlar. Genelde doktora gitmeyip doğal yöntemlerle tedavi oluyorlar ama gitmek zorunda kalanların tüm masraflarını da yine topluluk karşılıyor. Askere gitmedikleri gibi Amiş toplumu genelde sorunlarını kendi içlerinde hallediyor ve hiç bir suçu polise bildirmiyor.
Amişlerin toplumsal dayanışma anlayışını gösteren en güzel örneklerden biri belki de Amish Grace (Amiş Merhameti) adlı filme ve kitaba da konu olan yaşanmış katliamdır. Bu olayda Amiş toplumu dışından bir kişi, bilinmeyen bir nedenden bir Amiş okulunu basarak 5 küçük kız çocuğunu öldürür ve ardından intihar eder. Katliamın ardından bir araya gelen mağdur Amiş anneleri katliamı gerçekleştiren kişinin evini ziyaret ederek ailenin acısını paylaştıklarını ve yaşananların “sorunlarını çözmekte aciz kalmış bir Tanrı evladının talihsiz bir eylemi” olduğunu söylerler. Ayrıca katliamı gerçekleştiren kişinin ardında yetim bıraktığı çocukları için de bir yardım kampanyası başlatırlar.
Amişler belki de bu yüzden, bireysel kapitalizmin ve yozlaşmanın en vahşisinin yaşandığı ABD’nin en sıradışı toplumudur. Onlar her ne kadar teknolojiden uzak durup modern dünya için ilkel sayılabilecek bir yaşam tarzı benimsemiş olsalar da, çoğu uygar toplumlara ders verecek bir ahlak anlayışları vardır.
http://www.serenti.org/ilkel-bir-toplumdan-uygarlik-dersi-amisle
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.10 18:10 griljedi GRRM - 2013 Söyleşileri

- Sam’in Gece Kalesi kütüphanesinde bulduğu “Maester Thomax’in Ejderha Ailesi, Targaryen Hanesi’nin Sürgünden Yükselişi ve Ejderhaların Yaşamı ve Ölümü Üzerine” kitabıyla Tyrion Lannister’ın bahsettiği “Ejderhaların Ölümü” kitabı, farklı iki kitaptır.
- İnsan psikolojisinin katmanları ilginç. Jaime Lannister'ı ele alalım, ilk başta aşağılıktır ama sonra ondan hoşlanmaya başlarsınız.
Bence insanlar böyle. Karakterlerime gri diyorum çünkü insanların gri olduğunu düşünüyorum. İçimizde kahramanlık ve asalet kapasitesine sahibiz, hepimiz asil şeyler yapıyoruz ve hepimiz daha sonra utanacağımız şeyleri yapma yeteneğine sahibiz. İnsanlarda bu karmaşıklığı seviyorum ve bunu karakterlerde yakalamaya çalışıyorum. İyi ve kötü olmadığını söylemem. Elbette iyilik ve kötülük vardır, mutlak değildir. Siyah ve beyaz değil - gri, açık gri veya koyu gri olabilir.
- Bu karakterleri ne zaman bitireceksin?
Kim bilir, tahmin yapmaktan vazgeçtim. Son iki kitap yıllar önceydi. Bir tahmin yaparsam ve yanlış çıkarsam, binlerce insanın bana kızgın e-postalar göndermesini sağlarım. Asıl endişem teslim tarihlerime uymak ya da kitapları yılda bir çıkarmak değil, kitapların ne kadar iyi olduğu. Tolkien gibi öldüğümde ve gittiğimde, umarım insanlar geriye dönüp bakacaklar ve yine de bunu okuyacaklar ve “İyi miydi yoksa kötü müydü?” diye sorucaklar, “Düzenli olarak zamanında çıkardı mı? ” değil. Shakespeare'in her oyunu yazmasının ne kadar sürdüğünü bilmiyorum ama sonuçta önemli olan işin kendisidir.
- Seriyi yazarken Robb ve Cat’in ölümünü ne zamandır biliyordunuz?
Bunu neredeyse başından beri biliyordum. İlk gün değil ama çok erken bir dönemde. Birçok röportajda kurgumun öngörülemez olmasını sevdiğimi söyledim. Orada ciddi bir gerilim olmasını seviyorum. Ned'i ilk kitapta öldürdüm ve birçok insanı şok etti. Ned'i öldürdüm çünkü herkes onun kahraman olduğunu düşünüyor ve tabii ki başını belaya sokacak ama sonra bir şekilde bundan kurtulacak. Bir sonraki öngörülebilir şey, en büyük oğlunun ayağa kalkıp babasının intikamını alacağını düşünmektir ve herkes bunu bekleyecek. Böylece hemen yapmam gereken bir sonraki şey [Robb'u öldürmek] oldu. (Bundan şunu çıkartabiliriz; en tahmin edilebilir, en ön görülebilir şeyleri gerçekleştirmemeyi tercih ediyor, çoğu zaman en azından.)
- Song of Ice and Fire okuyucu beklentilerini sık sık alt üst ettiğinden ve geleneksel fantastik hikaye anlatma yapılarından kaçındığından, hayranların bu masalın mutlu bir sonla biteceğine dair gerçek bir umutları olmalı mı? Bir oğlanın kısa süre önce Thrones'ta söylediği gibi, "Bunun mutlu bir son olduğunu düşünüyorsanız, dikkatinizi vermemişsinizdir."
Acı tatlı bir son beklediğimi defalarca söyledim.
- Yıllar boyunca okuyuculardan sahne(Kırmızı Düğün) hakkında ne tür tepkiler aldınız?
Aşırı. Hem olumlu hem de olumsuz. Yazmak zorunda olduğum en zor sahneydi. Kitabın üçte ikisi ama ona geldiğimde atladım. Böylece tüm kitap bitti ve hala bir bölüm kalmıştı. Sonra yazdım. Çocuğunuzdan ikisini öldürmek gibiydi. Okuyuculara kitabın olaylarını yaşadıklarını hissettirmeye çalışıyorum. Bir arkadaşınız öldürüldüğünde üzüldüğünüz gibi, kurgusal bir karakter öldürülürse yas tutmalısınız. Umursamalısın. Biri ölürse ve sen biraz daha patlamış mısır alırsan, bu yüzeysel bir deneyim değil mi?
- Neden bu kadar güçlü bir tepki aldığınızı düşünüyorsunuz? Robb, kitaplardaki "bakış açısı karakterlerinizden" biri değildi ve Catelyn gerçekten sevilen bir kişilik değildi.
[Uzun duraklama] Bu ilginç bir soru. İyi bir cevabım var mı bilmiyorum. Belki benim yaptığım yol yüzündeydir. Buna yol açan belli bir miktar önsezi var. Bu bir ihanettir. Savaş alanından çıkıyorsun, bu bir düğün ziyafeti. Robb huzurunu sağladı ve sen en kötüsünün bittiğini düşünüyorsun. Sonra birdenbire bu ortaya çıkıyor. Ayrıca öldürülen ikincil karakterler de var. Sonra dışarıda yüzlerce Stark insanı öldürüldü. Sadece iki kişi değil.
- Bana göre Robb ve Catelyn'in aile olması durumu daha da kötüleştiriyor ve Catelyn çok fazla acı çekti ve etrafındaki pek çok kişiyi kaybetti ve aslında sahip olduğundan daha fazlasını kaybettiğini düşünüyor çünkü Arya, Bran ve Rickon'un hayatta olduğunu bilmiyor. Sonra bu olur.
Ayrıca yalvarmak ile ilgili bir an var. Bir de rehineyi öldürüyor. Frey'in özellikle değer verdiği bir oğul değil. Yani sonunda blöfü boştu. Ve o yine de yapıyor. O devam ediyor. Bunun da belirli bir gücü var.
- Bunun cevabını bildiğimden oldukça eminim ama sahneden hiç pişmanlık duydunuz mu?
Hayır. Yazar olarak değil. Muhtemelen kitaplardaki en güçlü sahne. Bana bazı okuyuculara mal oldu ama bana çok daha fazlasını kazandırdı. Televizyonda izlemek benim için zor olacak. Zor bir gece olacak çünkü bu karakterleri de seviyorum ve bir TV şovunda oyuncuları tanıyorsunuz. Sevdiğiniz bir oyuncuyla olan ilişkinizi de bitiriyorsunuz. Richard Madden ve Michelle Fairley harika bir iş çıkardılar.
- Sahneden rahatsız olan okuyuculara ne dersiniz?
Ne söylediklerine bağlı. Kitabınızı bir daha asla okumayacağını söyleyen birine ne söyleyebilirsiniz? İnsanlar kitapları farklı nedenlerle okurlar. Buna saygı duyarım. Bazıları rahatlık için okur... Ve eski okuyucularımdan bazıları hayatlarının zor olduğunu, annelerinin hasta olduğunu, köpeklerinin öldüğünü ve kaçmak için kurgu okuduklarını söylediler. Ağızlarına korkunç bir şeyle vurulmasını istemiyorlar... Ve erkeğin her zaman sevdiği kıza sahip olabildiği ve iyi adamların kazanacağı bir tür kurgu okumayı ve hayatın adil olduğunu size yeniden teyit edilmesini istiyorlar. Hepimiz bunu bazen isteriz. Bu yüzden bunu isteyen insanları küçümsemiyorum ama çoğu durumda bu, yazdığım türden bir kurgu değil. Kesinlikle Buz ve Ateşin olduğu şey bu değil. Hayatın ne olduğu konusunda daha gerçekçi olmaya çalışırım. Sevinci var ama aynı zamanda acı ve korku da vardı. Bence en iyi kurgu, hayatı tüm aydınlık ve karanlığında yakalar.
- Buz ve Ateşin Şarkısı dizisinde 20 yıl önce hayalini kurduğunuz, sonunda yazdığınız sahneler var mı? Sonunda ulaşmak için heyecanlandığınız anlar?
Evet. İlk başta, 91'de bilmiyordum - henüz neye sahip olduğumu tam olarak bilmiyordum. İlk başta bunun bir roman mı yoksa bir kısa roman mı olduğunu bile bilmiyordum. Ben de bunu biraz zamanla keşfettim. Ama '91 yazında, bilirsiniz, birdenbire bana geldi ve ben onu yazmaya ve nereye götürdüğünü izlemeye başladım ama o yazın sonunda büyük bir serimin olduğunu biliyordum. Başlangıçta bunun bir üçleme olduğunu düşünmüştüm ama bunun ötesinde büyüdü. Fakat boyut farklı ve kitaplara başka unsurlar ekledim ama yine de hala aynı karakterler, '91’in karakterleri.
- İlk romanın ortasında bunun bir üçlemeden daha fazlası olması gerektiğini fark etmenize neden olan şey neydi?
Tam anlamıyla sonlardaydı, 95'te bir üçlemeden daha fazlası olması gerektiğini fark ettim çünkü 1.500 sayfa el yazmam vardı [ve] ilk kitabın sonuna yakın bir yerde değildim. Ben de dedim ki "Bunun burada üçe sığamayacağını biliyorum. Hepsini bitirmek için bu ilk kitabı iki kitaba ayırmam gerekecek." Bu belli bir miktar yeniden yapılandırma gerektiriyordu, ama geri döndüm ve bunu yaptım, yaklaşık 300 sayfa çıkardım ve bu ikinci kitabın başlangıcı oldu... Ve bir şeyleri hareket ettirdim.
Ve bir süre "Bu dört kitaplık bir üçleme" dedim. Bunun için bir emsal vardı. Bir arkadaşım olan Gene Wolfe dört kitaplık bir dizi yazdı, “dört kitaplık bir üçleme” diye şaka yapardı. Ve sonra, sürecin sonunda Clash of Kings'te aynı şey olduğunda, "Eh, belki de altı kitaptır" olduğunu fark ettim. Hiç beş demedim, dörtten altıya atladım. Ve sonra yıllarca altı kitap olduğunu söyleyebilirim. Sonra karım Parris yedi parmağını kaldırarak arkamda dururdu. Şimdi yedi diyorum ama artık kanla hiçbir şey yazmıyorum.
- Her zaman söylediğin söz, "hikaye anlatıldıkça büyüdü."
Tolkien'in sözü aslında, onu çaldım çünkü Yüzüklerin Efendisi başlangıçta Hobbit'in devamı olarak başlamıştı. Ve başlangıçta başka bir çocuk kitabı olması gerekiyordu, bir Hobbit'in küçük bir macerası. Ve açıkça bundan çok, çok daha büyük hale geldi.
- Aşık olduğunuz, artık heyecanlanmadığınız, bilirsiniz, hiç karakteriniz var mı?
Hala tüm karakterleri seviyorum. Hatta bazıları çok sevimli değil. En azından bakış açısı karakterleri. Bu karakterlerden birinin bakış açısıyla yazdığım zaman, gerçekten onların içindeyim. Yani, yaptıkları şeyleri neden yaptıklarını anlamak için dünyayı onların gözünden görmeye çalışıyorsunuz. Ve hepimiz var, kötü adam olduğu düşünülen, kötü adam olan karakterler bile nesnel anlamda kendilerini kötü adam olarak görmüyorlar.
Bu, Kızıl Kafatası'nın sabah kalkıp "Bugün ne kötülük yapabilirim?" Diye sorduğu çizgi roman türünde bir şey değil. Gerçek insanlar böyle düşünmez. Hepimiz kahraman olduğumuzu düşünüyoruz, hepimiz iyi insanlar olduğumuzu düşünüyoruz. Kötü şeyler yaptığımızda rasyonalizasyonumuz olur. "Pekala, başka seçeneğim yoktu" veya "Birkaç kötü alternatifin en iyisi" veya "Hayır, aslında iyiydi çünkü Tanrı bana öyle söyledi" veya "Bunu ailem için yapmak zorundaydım." Neden boktan şeyler, bencil şeyler ya da acımasız şeyler yaptığımıza dair hepimizin rasyonelleştirmeleri var. Bu yüzden bunları yapan karakterlerimden birinin bakış açısından yazarken, bunu kafamda tutmaya çalışıyorum.
Ve seviyorum, bu yüzden orada bana Victarion Greyjoy gibi temelde bir ahmak ve kaba olan insanları bile sevdiren bir empati var. Ama kendini mağdur hissediyor ve dünyayı belli bir şekilde görüyor. Ve Jamie Lannister ve Theon Greyjoy, hepsinin kendi bakış açıları var. Hepsini seviyorum. Bazılarını diğerlerinden daha çok seviyorum sanırım.
- İnsanlar, Ice and Fire’a bir üçleme olarak başladığında, tek bir satırın olduğu bir taslağınız vardı, "Ve bu arada, Westeros'ta soylular güç konusunda tartışıyorlar." Ve bu satır, serinin ortadaki üç veya dört kitabına dönüştü. Bunun doğruluğu var mı?
Bu grotesk bir abartı ama bunda en azından bir parça doğruluk var, evet. Karakterleri tanıtıyorsunuz ve bazen kendi başlarına bir hayat sürüyorlar.
Bazı büyük karakterler için - evet, her zaman planlarım vardı, Tyrion'un hikayesinin bundan sonra nasıl olacağını, Arya'nın hikayesinin ne olacağını, Jon Snow'un hikayesinin ne olacağını biliyordum. Başlıca ölümlerin ne olacağını ve ne zaman geleceklerini biliyordum. Bu en yakın şey olacaktır.
Ancak Tyrion'un uşağı Bronn gibi çok popüler bir karakter haline gelen bazı ikincil karakterler de olacaktır. Aniden çıktı. [Düşünüyordum], "Tamam, Tyrion bu iki paralı askerle karşılaştı, Bronn ve Chiggen. Ve biri onun için savaşacak. Hangisi olacak? Tamam, Bronn ile gideceğiz." Ama onun hakkında yazdığım gibi, kendine özgü bir kişilik geliştirdi ve geçmişi süper gizemlidir, nereden doğduğunu, nereden geldiğini bilmiyorsunuz ama hakkında yazmak eğlenceli. Bir sahneye çıkıyor - bir kez bir TV şovunda rol aldığında, onu oynayan harika bir aktör var - gerçek oluyor.
- Dizideki Margaery ile – benim Margaery Loras'tan daha genç, Loras'tan daha yaşlı değil. Yani o gerçekten on altı yaşında bir çocuk gibi ve Natalie harika biri ama açıkça on altı yaşında bir çocuk değil. O çok zeki. Neredeyse benim Margaery'min on yıl içinde olacağı hal (kızı yaşatırsan :D ).
- Arya'yı ilk tanıştırdığınızda, onun bir suikastçı olacağını biliyordunuz?
Henüz suikastçı değil. Sen öyle olacağını varsayıyorsun. O bir çırak.
- Ama zaten insanları öldürmeye başladı ve birçok sırrı öğrendi.
Sadece Ice and Fire'da değil - Wild Card serisinde de bunu biraz yaptık, çocuk askerinin her şeyi büyüleyici bir yapı. Elimizde çok tatlı ve masum bir çocuk resmi var. Bence Afrika'daki yakın tarihin bir kısmı ve daha uzun tarihin bir kısmı, doğru koşullar altında, bunların (yetişkin) erkekler kadar tehlikeli ve bazı yönlerden daha tehlikeli olabileceğini gösterdi. Bir düzeyde, bu onlar için neredeyse bir oyun.
- Serinin ortasında planladığınız beş yıllık boşluğa takıntılıyım. Bu nasıl oldu?
Başlangıçta herhangi bir boşluk olmaması gerekiyordu. Kitap ilerledikçe, sadece bir zaman geçmesi gerekiyordu. 1991'deki orijinal konseptim, bu karakterlerle çocukken başlayacaktım ve yaşlanacaklardı. Arya'yı sekizde alırsanız, ikinci bölüm birkaç ay sonra olacak ve o sekiz buçuk olacak ve [sonra] dokuz olacak. Hepsi bir kitabın alanı içinde olacaktı.
Ama onları yazmaya başladığımda olayların belirli bir ivmesi var. Yani bir bölüm yazarsınız ve sonraki bölümünüzde bu altı ay sonra olamaz çünkü ertesi gün bir şeyler olacak. Yani ertesi gün ne olacağını yazmanız ve ondan sonraki hafta ne olacağını yazmanız gerekiyor. Ve haberler başka bir yere taşınır.
Ve çok geçmeden, yüzlerce sayfa yazdınız ve geçmek istediğiniz altı ay veya yıl yerine bir hafta geçti. Yani bir kitabı bitiriyorsunuz ve muazzam miktarda olay yaşadınız ama bunlar kısa bir zaman diliminde gerçekleşti ve sekiz yaşındaki çocuk hala sekiz yaşında.
Böylece bu ilk üç kitap için beni gerçekten etkiledi. Bunun beni ele geçirdiği anlaşılınca, beş yıllık boşluk fikrini buldum. "Zaman burada istediğim gibi geçmiyor, bu yüzden zamanda beş yıl ileri atlayacağım." Ve biraz daha büyüdüklerinde bu karakterlere geri döneceğim. Feast for Crows'u yazmaya başladığımda yapmaya çalıştığım şey buydu. Yani [boşluk] Kılıçların Fırtınası'ndan sonra ve Kargalar Ziyafeti'nden önce gelecekti.
Ama kısa süre sonra keşfettiğim şey - ve bununla bir yıl uğraştım - [boşluk], Fırtına Fırtınası'nın sonunda Braavos'a giden Arya gibi bazı karakterlerde işe yaradı. Beş yıl sonra geri dönebilirsiniz ve o beş yıllık bir eğitim aldı ya da Orman Çocukları ve yeşil görüleri tarafından ele geçirilen Bran, [böylece ona beş yıl sonra geri dönebilirsin]. Bu iyi. Onlar için çalışıyor.
Diğer karakterler hiç işe yaramadı. King's Landing'de Cersei bölümlerini yazıyorum ve "Evet, beş yıl içinde altı farklı adam El olarak görev yaptı ve bu komplo dört yıl önce vardı ve bu şey üç yıl önce oldu." Ve bunların hepsini geri dönüşlerde sunuyorum ve bu işe yaramadı. Diğer alternatif ise, bu beş yıl içinde hiçbir şeyin gerçekleşmemiş olmasıydı, bu da tahminlere aykırı görünüyordu.
Jon Snow meselesi daha da kötüydü çünkü Fırtına'nın sonunda Lord Commander seçildi. Orayı kaldırıyorum ve "Beş yıl önce Lord Komutan olarak seçildim. O zamandan beri pek bir şey olmadı, ama şimdi bir şeyler yeniden olmaya başlıyor." Nihayet, bir yıl sonra "Bu işi yapamam" dedim. (Yalnız 4 kral eli olacak bilgisini mi vermiş bu? Huuuu)
- Beş yıl olacak ve sonra Kış mı gelecek yoksa Kış mı olacaktı?
Kış’ın gelişi süreci...
- Öyleyse, sonbahar 5 sene sürecekti?
Evet. Seriyi kurduğum şekilde bunun için pek çok emsal var. Yaz on yıl sürdü. Beş yıllık bir Sonbahar pek bir şey değil.
- Beş yıllık aradan sonra yazmak için yazdığınız bazı şeylerin Dance with Dragons da dahil, kitaplarda olduğunu biliyorum.
ADwD ve AFoC. Bir kısmı orada. Bazılarını elden geçirdim. Onun bir versiyonu var ama aynı versiyon orada değil. Bazıları henüz çıktı. Sadece işe yaramadı.
- Sihir kullanmanın tehlikeleri nelerdir? Ne yanlış gidebilir?
Sihir asla sorunun çözümü olmamalıdır. Yazar olarak inancım her zaman Faulkner’ın Nobel Ödülü kabul konuşması olmuştur ve burada “Yazmaya değer tek şey, kendi kendisiyle çatışan insan kalbidir”. İyi kurgu, iyi drama bununla ilgilidir: Başı dertte olan insanlar. Bir karar vermelisin, bir şeyler yapmalısın, hayatın tehlikede ya da namusun tehlikede ya da kalp krizi yaşıyorsun. Tatmin edici bir hikaye oluşturmak için, kahramanın problemi çözmesi veya problemi çözmede başarısız olması gerekir - ancak problemle bir tür rasyonel yolla uğraşması gerekir ve okuyucu bunu görmelidir. Ve kahraman sonunda kazanırsa, zaferin kazanıldığını hissetmek zorundadır. Büyü ile ilgili tehlike, zaferin kazanılmamış olmasıdır. Birdenbire son bölümdesin ve kendini bir deus ex machina ile sonlandır. Kahraman birdenbire, eğer bu özel büyülü bitkiden biraz alabilirse, bir iksir hazırlayıp problemini çözebileceğini hatırlar. Ve bu bir hile. Bu çok tatmin edici değil. İşi ucuzlatıyor. İyi yapılmış fantezi - Tolkien gibi bir şey - Yüzüklerin Efendisi'ni tam başlangıçta mükemmel bir şekilde kurar. Yüzükten kurtulmanın tek yolu, onu Hüküm Dağı'na götürmek ve geldiği ateşlere atmaktır. Bunu ilk andan itibaren biliyorsun. Ve eğer tüm bunları yaşasaydık ve sonra kitabın sonunda aniden Gandalf dedi ki, bekle bir dakika, yeni hatırladım, işte bu diğer büyü, oh, yüzükten kolayca kurtulabilirim! Bundan nefret ederdin. Bu tamamen yanlış olurdu. Sihir işleri mahvedebilir. Sihir asla çözüm olmamalı. Sihir, sorunun bir parçası olabilir.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.25 10:41 Asusnur GRRM - 1999 Söyleşileri - 2

Bu çeviri @griljedi tarafından yapılmıştır
25 Mayıs 2020
Bronn, 30’ların başlarında.
Eğer her bir şövalye başka bir kişiyi şövalye ilan edebiliyorsa Ser Osmynd Kettleblack gibi vicdansız şövalyelerin yahut toplumsal değerleri küçümseyen hanelerin bu durumu suistimal etmesine engel olan nedir?
Sosyal baskı. Bir şövalyenin akranları bunu yapana kötü gözle bakar. Evet, belli bir miktar para kazan olabilir ama şerefi kalmazdı ve şeref, bu kültürde hala çok önemlidir.
Ser Osmynd neden para için başkalarını şövalye ilan etmedi ya da en azından kendi kardeşlerini şövalye ilan etmedi? Aileler içinde bile şövalye olmayan kardeşler var, neden?
Şövalye olmak sadece basitçe “şeref” meselesi değildir, bu bir iş, yükümlülükleri var. Zırh ve en azından savaş atı için belli bir miktar servete ihtiyacını var. Savaşmanız, efendiniz çağırdığı zaman gitmeniz gerekir; insan eğitmeniz ve yönetmeniz beklenir. Bazı insanları (Willas Tyrell, Sam Tarly gibi) bunu yapamaz; bazıları sadece rahip, üstat gibi şeyler olmak için donanımlıdır. Şövalyelik de kısmen dindar bir parçaya sahip, bu yüzden eski ilahların takipçileri şövalye olmaya pek eğilimli değillerdir yoksa faturayı ödemek zorunda kalırlar.
Soylu doğumlu piçler şövalye olabilir mi?
Herkes şövalye olabilir.
Manderly’nin nasıl 40 yaşlarında yaverleri olabiliyordu?
Yaverleri, şövalyelik eğitimi alan, genç erkekler olarak görme eğilimdeyiz bu, gerçeğin sadece bir parçası. Tarihsel olarak hayatlarını tamamen yaver olarak geçiren kişiler de var; 30’larında, 40’larında hatta bazen 50’lerinde yaverler gayet yaygın bir şeydi. Bu insanlar belki şövalye olacak zenginliğe sahip değildi ya da eğilimleri yoktu. Onlar, teğmenliğe terfi etmek istemeyen kariyer ordusu çavuşunun orta çağ muadilleriydi.
Tyrion, babasının Fırtına Burnu’nuna yürümeden önce Robb’u yenmesi gerektiğini düşünüyordu. Stannis’in her an kaleyi terk edip, KL’ye saldırması açısından bu büyük bir risk değil mi?
Fırtına Burnu çok zorlu bir kale. Tywin ve Tyrion, Stannis’in cesurdan ziyade metotik bir adam olduğunu biliyor, bu yüzden düşman kalesini arkasında bırakması mümkün olmayacaktı. Stannis’in Davos’a açıkladığı gibi; psikolojik bir yönü de var dı, küçük de olsa “yenilgi” görmeyi kabul etmedi. Tywin’in Batı’ya yürümesi bir risk mi? Evet. Bu yüzden Harranhall’da uzun bir süre kaldı, Robb’un ona saldıracağını ümit etti ama olmadı, hesaplanmış bir kumar oynadı. Üç taraflı bir mücadelede (Renly ile beraber 4) herhangi bir belirleyici hareket bir risktir ve kazanmak için bazı riskler alınmak zorundadır.
İsyan sırasında Tyrell ve kuvvetleri, neden Fırtına Burnu’nu kuşatıp zamanlarını boşa harcadı? Bilhassa onların azam lordları savaşı kaybederken?
Targaryenler bir takım savaşları kaybetmişlerdi (ve bazılarını da kazanmışlardı), ancak Üç Dişli Mızrak ve King’s Landing Kuşatmasına kadar savaşı gerçekten kaybetmiyorlardı. Ve sonra kaybetti. Ve kuşatmalar orta çağ savaşının çok önemli bir parçasıydı. Fırtına Burnu coğrafi olarak stratejik değildi, ancak Kışyarı Starklar için önemli olduğu gibi Baratheon Hanesi için de önemli olan Robert’ın gücünün temeliydi. Düşmüş olsaydı, Robert evini ve topraklarını kaybederdi … ve iki erkek kardeşi düşman elinde rehine olurdu. Tüm önemli kişiler. Ayrıca Fırtına Burnu’nun düşüşü, fırtına lordlarının çoğunu onu dizini bükme zamanının geldiğine ikna edebilir. Yani kaleler nadiren önemsizdir.
Tyrellerin büyük bir ordusu vardı ama güçlerinin önemli bir kısmı Rhaegar ile birlikteydi. Prensin ordusu, Robert’ın ki daha çok savaş tecrübe etmesine rağmen, Robert’ın ordusundan daha fazlaydı. Savaşın tüm tarihini girmedim ama sadece iki büyük ordunun dövüşmesinden fazlası vardı; kuşatmalar, pusular, kaçış, düello, yağma ve Vadi ile Dorne Hudutları gibi bir dizi uzak yerde savaşlar…
Bir diğer ihtimal olarak Mace’in Aerys’in içten içe kaybetmesini umarken, ikili oynadığı söylenebilir mi? Böylece Ned gelir gelmez sancaklarını indirip, teslim olmuştur.
Ned geldiğinde Aerys ve diğerleri ölmüş, Viserys kaçmıştı; savaşacak kimse yoktu ve savaş her şekilde kaybedilmişti. Modern çağın “toplu savaş” kavramı o dönemler yoktu. Sadakat gibi ordular da kişiseldi. Tyrell’in teslim olması her zamanki gibi bir savaştı. Eğer bir nedenden ötürü Ned’e karşı boş bir savaş vermeyi denerse = daha fırsatçı sancaktarlarını diğer tarafa geçmiş olarak bulabilirdi.
Cat’in Jon’a karşı kötü davranışları hakkında bir soruya cevaben… “Kötü davranış” abartılı bir kelime. Cat, Jon’u kan gelinceye kadar dövdü mü? Hayır. Kendisinden uzaklaştırdı mı? Evet. Sözlü olarak onu suistimal edip, saldırdı mı? Hayır. Bran’ın hasta yatağında olanlar özel bir durumdu ama kendi çocuklarının haklarını konusunda çok koruyucuydu ve kral’ın ziyafetinde meşru doğumlu çocukları ile onun arasında keskin bir çizgi çekti. Jon kesinlikle onu başka yerde görmeyi tercih edeceğini biliyordu (Bu açıklamayı her daim biraz eksik ve yanlış bulmuşumdur çünkü Jon’un duygu ve düşüncelerine baktığımızda tam tersi bir resim çıkıyor; tamam, sürekli bir sözlü saldırı ve dayak gibi şeyler kuşkusuz yok ama basit bir soğuk bakıştan fazlası olduğu aşikar, yoksa en basitinden bu oğlan niye sürekli bu kadından korkup, ağlasın?)
Kanlı Oyuncular, diğer paralı asker birliği kadar eski değil ama çok yeni de değil, isimleri muhtemelen Vargo’dan öncesine dayanıyor. Bir Qohorik şu an onlara liderlik ediyor, sonrasında muhtemelen bir Lys’lı veya Dorne’lu ya da Ibbenli liderlik edebilir.
POVlarını nasıl yazdığı ile ilgili sorusu üzerine… Genelde bir karakteri seçiyorum ve bir duvara toslamadan önce onunle ilgili birkaç pov yazıyorum ve sonra bir başka pov’a geçiyorum ve bu şekilde devam ediyor. En zor POVlar, sanırım büyü elementleri yüzünden de Dany ve Bran ve Bran’ın ayrıca en genç POV olması ve sakat olduğu için kısıtlı olması gibi bir durum da var. Diğer tarafta Tyrion ve Ned’in bölümleri… kendilerini yazıyorlar gibi görünüyor.
Jon’un doğum zamanı ile ilgili bir soru üzerine… Jon ile Dany arasında muhtemelen 8-9 ay gibi bir zaman var… Cat ve Ashara söylentileri üzerine… Söylemeye gerek yok, hepsi zamanla açıklanacak. Ashara Dayne, Kayanyıldız’da yere çakılmadı çünkü bana yazan okuyucular böyleymiş gibi varsayıyor. Dorne’da da atlar var, biliyorsunuz ve tekneler… kendilerine ait olmasa da…Elia’nın Rhaegar ile evlenmesinden sonraki ilk birkaç yıl içinde Prenses’in KL’deki birkaç kadın eşlikçilerinden biriydi. Kalanını kitaplar için saklıyorum.
Greyjoy saldırısı sonrası Tywin, Lannister filosunu yeniden inşa etti. Burada 20 ya da 30 tane gemiden bahsediyoruz. Buna karşın Greyjoy filosuna denk olabilecek yegane deniz filosu Arbor’un kraliyet filosu ve Redwyne filosudur. Greykoy ve Redwyne, Westeros’un geleneksel deniz güçleridir. Lannister gemileri, Demir filonun dar gemilerinden daha heybetli ve büyük; çarklar, karyolar, akrepler gibi şeylerle beraber. Tyreller de Lannisterlarla aşağı yukarı aynı durumdadır ama onlar sancaktarlarına biraz daha bağımlıdır; bilhassa Kalkan Adalarındaki… Hightowerların, ticaret gemilerini korumak için, sadece birkaç savaş gemisi vardır.
Ned’in ordusu ona Dorne’a kadar eşlik etmedi, orada savaş yoktu ama şüphesiz sınırlarda küçük çatışmalar vardı. Lakin Martellerin savaşın dışında kalması tamamen doğru değil, Prens’in ordusunda KM Prens Lewyn komutasında Dornelu askerler vardı. Lakin Dornle’lar prensi olması gerektiği şekilde desteklemediler, bu kısmen Elia yüzünden öfkeli olduklarından kısmen de Doran’ın doğuştan gelen ihtiyatından.
Sevginin bir çok çeşidi var. Robert, kardeşlerini şüphesiz bir şekilde seviyordu ve onlara karşı dürüsttü ama onlardan tamamen hoşlanmıyordu. Stannis ile ilişkileri her zaman dikenliydi. Renly ise ailenin bebeği idi ve saraya gelene kadar Robert ile çok az zaman geçirdi. Robert’ın ona düşkün olabileceğinden şüpheleniyorum ama yakın değillerdi. Stannis, Fırtına Burnu dururken Ejderha Kayasının verilmesinden hiç hoşlanmadı ve bunu hakaret algıladı… ama Robert’ın bu amaçla yaptığı doğru değil. Targlar varislerini her daim Ejderha Kayası prensi olarak atamıştır. Joffrey doğana kadar da Robert, Stannis’i varisi olarak seçmişti. Robert iki kaleyi de kardeşlerine vermek yerine oğullarına verebilirdi ama bunun yerine kardeşlerine verdi ve ellerinde tutmalarına izin verdi, dikkatsiz cömertliğinin bir başka göstergesidir.
Valyria ve kıyameti hakkında ilerleyen ciltlerde daha fazlasını öğreneceksiniz ama illa Kılıçların Fırtınasında olacağını söyleyemem.
Jaime’nin Aerys’i öldürürken ki duyguları konusunda fikirleri var. Bazıları onun acılık hissettiğini düşünüyor, şahsen ben biraz eğlendiğini de düşünüyor.
İki görüş de doğru.
Westeros'da Evlilik ve Nişan Yaşı 6
8 bin yıl önce Ötekiler nasıl yenilgiye uğradı? Sayılarına bakınca yenilmez gibi görünüyorlar? İnsanlar karşı saldırıda bulundu mu?
Binlerce yıl önce olan bir şey, bazı gerçekler sisin arasında kayboldu ve zamanla efsaneye dönüştü. İlerleyen ciltlerde daha fazlasını öğreneceksiniz ama muhtemelen her şeyi değil, hayır.
Yüzsüz İnsanlar, önceden bir tarife listesi asmaz. Onlara ölmesini istediğiniz kişiyi söylersiniz ve onlar da kim olduklarına ve zorluğuna göre durumlara göre fiyat üstüne tartışıp, karara bağlar. Ne kadar zorlu ve üst seviye kişiyse fiyat da o kadar yüksek olacaktır.
Arya’nın yakaladığı siyah kedi, Rhaenys’in kedisi Balerion olabilir mi?
Olabilir.
Westeros’ta erkekler 17 yaşında yetişkin kabul edilir. Yaş kaç olursa olsun yemin edildiğinde (NW veya KM için şeylerde) iş bitmiştir, kaçış yoktur, yaşın gençliği bir kurtulma aracı olmaz. Ayrıca NW, 12 yaş gibi oldukça genç bir kişiye yemin ettirmez.
Sorunun özeti: Hornwood mirası; Lord Hornwood’un kız kardeşi mirası devralacak kişi olarak düşünülmedi ama onun oğlu ve lordun piçi düşünüldü. Elimizde birkaç kadın lord (Mormont, Dustin ve Whent) olduğu düşünülürse bu pek mantıklı gelmiyor. Lord Hornwood ‘un karısı ve gelecek kocası mirası elinde tutacak kişi olarak tasvir edildi. Ayrıca Leydi Whent’in bir Frey ile evlenmiş olmasına rağmen hanesinin son üyesi olması üzerine bir soru soruldu ama GRRM buna cevap vermedi.
Bu soruya kısa cevap; Westeros miras hakkı gerçek orta çağ dönemine göre modellendi. Yani belirsiz, kodlanmamış, farklı yorumlara tabi ve çoğu zaman da çelişkili. Adamın ilk doğan oğlu varis olur, sonra bir sonrakine geçer. Yaşayan bir erkek varken Dorne hariç kızlar, miras konusunda pek göz önüne alınmazlar. Erkek evlatlardan sonra kız evladın mirası alacağı söylenir ama ölü adamın kardeşlerinden biri buna itiraz edebilir. Kız mı erkek mi daha önceliklidir? İki tarafın da bir talebi var.
Ya hiç çocuk yoksa ve geriye sadece torun ve büyük torunlar varsa? Öncelik ve yakınlık daha öncelikli bir prensip midir? Piçlerin hakkı var mı? Meşrulaştırılmış piçler, meşru doğumlu çocuklardan sonra mı yoksa doğum sırasına göre mi sıraya giriyorlar? Dullar ne olacak? Ve ölen kişinin iradesi ne olacak? Bir lord, oğlunu mirastan menedip diğer oğlunu varis yapabilir mi? Yahut bir piçi?
O dönemler de Westeros’ta da keskin, net bir cevabı yok. Olaylara genelde vaka bazında karar verilir, her bir dava bir sonrakine emsal teşkil edebilir ama çoğu zaman emsaller, taleplerle çatışabilir. Orta Çağ’a baktığınızda “çatışan hak talepleri” savaşların nedenin 4’te 3’ünü kapsar. O dönemlerin dünyası yasalarla değil erkeklerle yönetiliyordu. Yasaların belirsizliği lordun bir yerde tercih ettiği bir şey olabilir çünkü bu, onlara güç sağlıyordu. Hornwood davasında kararı sonuçta bir “lord” verecekti ve daha güçlü hak sahipleri karardan memnun değilse, silahlarını çekebilir. Yani kısaca miras meselesi, yasalar kadar politika ile de alakalı bir şekilde karara bağlanıyordu.
Renly, kaygısız ve dikkatsiz bir kişiydi ve geniş genellemerle konuşuyordu (Renly’nin taht talebiyle ilgili konuşmasıyla ilgili). Bağlamdan görebildiğimiz üzere abisinin yasal dayanağını hiçbir şekilde umursamadı, onun ilgilendiği tek şey ordusunun ne kadar büyük olduğuydu.
The Hedge Knight’ta binlerce yıllık yaşta olan kadim ejderhalardan bahsediyor. Targaryenler getirmeden önce Westeros’ta ejderha var mıydı? Yoksa Targlar gelirken ejderha iskeletlerini de mi getirmişti?
Bir zamanlar ejderhalar vardı. (Buz ve Ateşin Şarkısı 'Ejderhalar' 4 )
Kitaplar için sakladığınız bir şey olabileceğini düşündüğüm takip sorusu, Westeros dışındaki Ejderhalara ne oldu? Eğer doğru anladıysam, Simyacılar hiçbir yerde ejderha olmadığını söylüyorlar. Öyle miydi?
Artık var olduğu bilinen ejderhalar yok … ama bu bir ortaçağ dönemi ve dünyanın büyük bölümleri hala terra incognita, bu yüzden gizemli yerlerde çok uzakta her zaman ejderha manzaraları hikayeleri var. Üstatlar bunları kaile almama eğilimindedir.
Ben Tad Williams’ın büyük bir hayranıyım. Tolkien’i yıllarca sevmeme rağmen, modern fanteziyi okumayı bıraktım çünkü çoğu korkunç türev şeylerdi. Sonra Tad’in DRAGONBONE CHAIR’ini denedim ve oturdum ve kendi kendime “Evet! Bu doğru bir yazarın elinde müthiş olabilir!” dedim. Bu ilham olmadan hiçbir zaman BUZ VE ATEŞİN ŞARKISINI yazmazdım. Eğer bulabilirseniz metinlerde bu seriye dair bazı şeyler var. (Azor Ahai Efsanesi 'Sahte Ulak' 1 )
Eğer Dany kısırsa (varisi olmayacağı için) neden Westeros’u işgal etmek istediğine dair bir soruya, cevap vermedi.
submitted by Asusnur to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.06.25 17:21 griljedi (Kuram) Daario Naharis ve Euron Greyjoy

Daario Naharis karakterleri 3. kitapta Dany’nin Yunkai saldırısı öncesi ortaya çıkıyor. Dany ile görüştükten sonra yanındaki diğer iki kaptanı öldürüyor ve Fırtına Kargalarının yegane kaptanı olarak taraf değiştirip, Dany’nin safında yer alıyor.
Dany, ilk gördüğü andan itibaren bu paralı askeri çekici buluyor hatta aşık oluyor ve Meereen’i ele geçirdikten sonra birlikte olmaya başlıyor. İlişki başlamadan önce Dany, onu aylar süren bazı vazifelere gönderiyor. En son evlendiği zaman efendilere rehin veriliyor ve onu bir daha ne görüyoruz ne de haber alıyoruz.
Yıllar evvel Daario’nun Euron olduğuna dair bir kuram ortaya çıktı. Bunun temel sebeplerinden biri de GRRM’in şu açıklaması.

GRRM, Ejderhaların Dansı’nın yayımlanmasından önceki röportajlarında “Daario, görebildiğinizden daha fazla görüldü,” demiştir.

Sizi bilmem ama bu kuramı gerçekten çok severim, üyelerimizden biri konuyu yeniden ele almamı rica edince forumda daha önce tartışılmışsa da daha derli toplu ve güncel bir başlığa ihtiyacı olduğunu düşündüm. Reddit 1 ve asoiaf 1 ‘den faydalandım.
Başlayalım.

Görünüş ve Kişilik

Aslında Euron ve Daario’nun görünüşleri birbirine hiç benzemiyor; birinin saçları siyah iken diğerinin kıvırcık ve maviye boyuyor. Bunun dışında fiziksel yapıları hakkında bilgi pek verilmediği için fikir yürütmek güç. Buna rağmen ikisinin de gözlerinin mavi olduğu bilinmekte. Euron ayrıca bir gözüne bant takmaktadır ve o gözün “siyah” olduğu söylenir. Bu da ona “Karga Göz” lakabını vermiştir.
Elbette eğer iki karakter de aynı kişi ise onu tanıyan birileri tarafından tanınmamak adına görünüşünü değiştirmesi beklenir. Euron’un çevresinde büyücülerden bol bir şey yok ve büyücülerin, yanılsamalar yaratarak kişilerin görünüşlerini değiştirme yetenekleri olduğunu görüyoruz (Bknz: Melisandre ve Mance/Çıngıraklı).
Diğer yandan kendisini boyaması yüzünden Tyroshi olduğu düşünülse de ortak dile çok hakim olması dikkat çekici bir ayrıntı. Dahası kendisinin daha Valyria dili konuştuğunu da duymadık Tyrosh halkı Valyria’nın bir versiyonunu konuşur.
Dany’nin POVlarında şu ana kadar adamın dikkat çekici bir aksanı olduğunu okumadık ama Dany’nin Tyroshi aksanı olduğunu biliyoruz, okuduk. Yani Dany bile tamamen Westeros aksanıyla konuşmuyor. Bilmiyorum ama (GRRM bu ayrıntıyı unutmadıysa) Dany’nin Tyroshili Daario’nun aksanına dikkat etmesi beklenirdi, diye düşünüyorum.
Euron, Demirdoğumlu adamlarını Eski Şehir’e Tyroshlu olarak sokmaya çalışmıştı. Daario da Tyroshlu.
İki karakterin de tehlikeli, inançız ve acımasız olması dikkate değer noktalardan biridir ve elbette ki hilekar, güvenilmez.

Kargalar

Yukarıda da bahsettiğim gibi Euron’un lakabı “Karga Göz” çünkü Theon’un söylediğine göre gözleri bir karganın gibi siyah ve kötülükle parlıyormuş.
Başlığın hemen altında bir gözüne bağlı lekeli,beyaz deriden bir sargı Theon’a amcası Euron’u hatırlatmıştı. Sargıyı Umber’in gözünden söküp çıkarmak ve sargının altında sadece boş bir göz çukuru olduğunu görmek istemişti, kötülükle parıldıyan siyah bir göz yerine. Kış Rüzgarları – Theon
Ayrıca Euron’un 4. kitapta ortaya çıkan kişisel bir arması da mevcut; siyah taçlı kırmızı tek bir gözün iki yanında kargalar. (Aslında Targaryen renkleri olması ilginç.)
Armanın ilk defa görünmesi ve kimse tarafından tanınmaması, Euron’un bu armayı nispeten yeni seçtiğini gösteriyor. Bu da bizi başka bir şeye götürüyor; Daario’ya.
Daario Naharis, Fırtına Kargaları isminde 500 kişilik bir paralı asker birliğinin üç komutanından biriydi, ta ki diğer ikisini öldürene kadar.
Fırtına Kargaları’nın kumandanları aynı anda ayağa kalktı. “Cevabımız hayır,” dedi Prendahl na Ghezn. Diğer iki adam Prendahl’ı takip ederek çadırdan çıktı ama Daario Naharis dışarı çıkarken arkasına baktı ve kafasını öne eğerek nazikçe selam verdi.
Fırtına Kargalarının arması da yıldırım ve dört karga barındırır. (Bununla beraber son kitabın Selmy POV’unda daha farklı bir şekilde tasvir edilmiştir; bir düzine siyah flamanın olduğu, tepesine tahtadan oyulmuş bir karganın olduğu uzun bir direk.)
Fırtına Kargaları geldiği zaman hepsi adına konuşan Prendahl idi; her ne kadar üç kumandan olsa da bu kişinin daha kıdemli olmasından dolayı daha baskın bir hakimiyeti olduğu düşünülebilir. Bu da Daario’nun nispeten daha kıdemsiz, daha yeni biri olduğu havasını veriyor ki görüşme boyunca hiç konuşmadı.
“Ben fırtınayım, lordlarım. İlk ve son fırtınayım,”
Bu, Euron’un adamlarına kendisini tanıtma şekli. Karga Göz ve Fırtına olarak kendini ifade etmesi okuyucuların Fırtına Kargalarına gönderme olduğunu düşünmesine neden olmuştur.

Diğer İşaretler

…üç at sürmelisin… biri yatağa, biri dehşete, biri aşka.
Ölümsüzler Sarayındaki uyarılardan biri de Dany’nin yatağa, aşka ve dehşete at süreceği idi. Kehanetlerin yorumu asla %100 şu denemez ama tahminlere göre ilerlersek Dany’nin “at sürmesi” muhtemelen birlikte olduğu, olacağı erkeklerle ilgili…
Biri yatağa idi; kocası Hizadar. Diğer ikisi de aşka ve dehşete… Daario’ya aşık olduğu ve birlikte olduğu bilinmekte, bu yüzden bunu “aşka at sürmek” olarak yorumlayabiliriz ama iki karakter bir karakterse bile Dany, Daario olduğunu bildiği adam ile beraber oldu. Euron olarak da Dany’nin aklını çalma şansı var. O zaman dehşete at sürmüş olacak.
Aslında Selmy, Dany’nin Daario’ya duyduğu aşkı ölümcül bir zehir olarak tanımlamıştı bile.
Daario’ya olan aşkı bir zehir. Çekirgelerden daha yavaş bir zehir ama sonuçta ölümcül.
Tyrion POV’da son kitapta Moqorro’nun uyarısına göre Euron, Dany’nin peşinde. Kral şurasında gördük ki onunla evlenmeye niyetli ve dahası bundan çok emin ama kendi yerine kardeşi Vic’i gönderiyor.
“Kaptanımız denizin elli mil açığında, o lanetli kıyının iyice uzağında olmayı tercih eder ama ona en kısa yoldan gitmesini emrettim. Başkaları da Daenerys’i arıyor.” … “Alevlerinde, başkaları dediğin insanları da gördün mü?” diye sordu ihtiyatlı bir şekilde. “Sadece gölgelerini,” dedi Moqorro. “En çok da birini. Kan denizinde yol alan, bir tek siyah gözü ve on uzun kolu olan uzun boylu ve çarpık bir yaratık.”
Daario’nun motivasyonları çok net değil, aslında amaçsız görünen bir karakter. En başta Dany’nin yanına “kaybeden tarafta” olduğunu düşünerek geçmiş olsa bile sonrasında İkinci Oğullar bile Dany’yi kaybeden taraf olarak görüp, taraf değiştirmişti. Daario ise evlenmesine rağmen Dany’nin yanında olması hatta “rehine” olmayı kabul etmesi düşündürücü.
Euron Greyjoy “Ateş mi Buz mu?” 1 başlığımı hatırlar iseniz Euron’un ateş tarafında Dany’nin yanında olmaya çalıştığını anlatmıştım. Zaten (Targ renkleri) kan ve ateş; kırmızı ve siyah renkler (Dans 2’nin siyahlar tarafı da akla gelsin) ile referansı olan bir adamdan bahsediyoruz. Yani Euron gerek arması gerekse giydiği kıyafetlerle (hatta saç rengine ve bantlı göz rengine kadar) Dans 2’de siyahların tarafında Dany’nin yanında yer alacak kişi olduğunu ilan etmiş.
Euron, Dany’nin kendisi ile evleneceğinden çok emin konuşuyor ve onu, emelleri için kendisine istiyor. Vic’e güvendiğini sanmıyorum ama öyle yahut böyle Dany’nin yanına gideceğinden ve teklifi ileteceğinden şüphesi yok. Menzil saldırılarının Diyar’ı parçalayıp, Dany’nin işgaline hazırlamak için olduğu fikrindeyim ki Sam de bunu ifade ediyor.
eğer Kral Toprakları, Eski Şehir’i ve Arbor’ı kaybederse bütün diyar parçalara ayrılır, diye düşündü.
Dany ise Daario ile son günlerini yaşarken paralı asker, Dany’yi kendisiyle evlenmesi için ikna etmeye çalışmıştı.
“Bu gecenin bitmesini istemiyorum.” “Neden kraliçem?” “Biliyorsun.” “Düğün mü?” Daario güldü. “Onun yerine benimle evlen.” “Bunu yapamayacağımı biliyorsun.” “Sen kraliçesin. İstediğin her şeyi yapabilirsin.” Daario, Dany’nin bacağını okşadı. “Bize kaç gece kaldı?” İki. Sadece iki. “Sen de benim kadar iyi biliyorsun. Bu ve sonraki gece. Sonra bu işi bitirmeliyiz.” “Benimle evlen ve sonsuza kadar bütün geceler bizim olsun.”Yapabilseydim, evlenirdim. … “Evlenemeyiz aşkım. Sebebini biliyorsun.” … “Evlenilecek kadar güzel değilim.” Daario, kılıç kemerini, asılı olduğu kancadan aldı.
Aslında en çok kafa karıştıran kısım burası. Euron ortada görünür iken Daario, Meereen’de değildi ya da rehine verilmişti; Dany’nin fetihleri devam ederken de kimse Euron’un nerede olduğunu bilmiyordu. Dany, Lekesizleri satın almak istediğinde efendiler onları isteyen başka bir alıcıdan bahsediyordu; bir korsan kral. Bu kişinin Euron olabileceği söyleniyor. Euron’un Qarth’dan beri Dany’yi, öldürmek için, takip eden büyücülerin gemisini yakalayıp, yağmaladığı ve esir ettiği düşünülür ise bu gayet mümkün. Ayrıca Euron’un gemisi Ibben’den Asshai’ye kadar ünlüdür.
Balon suikastı ve kral şurası sırasında Daario, Meereen’de değildi. Daario, Yunkai saldırısında büyük ganimetler elde etti ve Euron da kral şurasında yanında büyük ganimetler getirip, dağıtmıştır. Bu iki karakterlerin eylemleri arasında her zaman aylarla ifade edilecek boşluklar, atlamalar mevcut.
Illyrio ve Varys, Dany’nin Meereen’de olduğunu biliyordu ama güncel bilgilere sahip değildi; Batı’ya doğru yola çıktığını farz ederek Jon Conn. ve tayfası ile Volantis’te bekleme planları yapıyordu. Buna rağmen Euron, Dany’nin nerede olduğunu gayet iyi bildiği gibi olduğu yerde kaldığından çok emin olmalı ki Vic’i gönderiyor.
“Yine yanılıyorsun kızım. Üç ejderha var ve ben onları nerede bulacağımı biliyorum. Bu malumatın değeri ahşap bir taçtır şüphesiz.”
“Sana ihtiyacım var. Köle Körfezi’ne gidip bana aşkımı getirebilir misin?”
Bu mekan atlamalarında sorun şu ki bu zaman aralığında Euron’un bir oraya bir buraya gitmesi güç görünüyor, haliyle kuramın en zayıf noktası burası gibi görünmekte. Eğer hayranların yayımladıkları zaman çizelgesi doğru ise Vic’in Meereen’e varması (yakalandıkları fırtınalar vb. şeyleri katarak) ortalama 3 ay sürüyor. Sorunsuz gittiğini farz etsek ortalama 2 ay falan vakit alabilir (en iyi tahminle). Olaylar arasındaki zaman kronolojisi de biraz muamma olduğu için biraz esnek tutmakta sorun olmaz.
Yine de bu konuda da değişik “olası” açıklamalar söz konusu.
1- Ateş ve Kan kitabında yazdığına göre, kuzey denizlerinde “kestirme yol” olarak tarif edilen bir geçidin olduğuna inanılmakta. Bazı denizciler bu geçidi bulmayı denemişler ama buz dağlarından başka bir şey bulamamışlardır. Bu efsane gerçek ise Euron’un burayı bulmuş olması mümkün.
2- Ateş ve Kan Büyüleri
Büyü ile çok güçlü ve sert rüzgarlar oluşturarak Euron’ın normalden çok daha hızlı bir şekilde Meereen’e ve Demir Adalar arasında birkaç gel git yapmış olabileceği iddia ediliyor.
Sukunet’in kan kurbanları yüzünden kırmızıya boyanmış olabileceği zaten konuşulan bir şey ki Euron’un gemisinde büyücüler var.
Büyü ile rüzgarları kontrol edilebildiğine dair birkaç sahnemiz var.
Benden önceki El. Melisandre, Alester Florent’i Ejderha Kayası’nda ateşe vermişti. Bunu, onları kuzeye götüren rüzgârı uyandırmak için yapmıştı. Lord Florent, kraliçenin adamları tarafından direğe bağlanırken güçlü ve sessiz durmuştu, yarı çıplak bir adamın olmayı umabileceği kadar vakurdu, fakat alevler bacaklarım yaladığında bağırmaya başlamıştı ve kırmızı kadına inanılacak olursa lordun çığlıkları o gün orada olanları Kıyıdaki Doğugözcüsü’ne kadar uçurmuştu.
Üstadı işaret eden parmaklarından duman yükseliyordu. “Şu adam. Boğazını kesin ve onu denize atın. Rüzgârlar Meereen’e kadar bizim yanımızda olacak.” Moqorro bunu ateşlerin içinde görmüştü.
Dumanlar çıkaran tekne deniz tarafından yutulurken, Victarion, yedi güzel kızın çığlığının neşeli bir şarkıya dönüştüğünü duydu. Sonra sert bir rüzgâr geldi, yelkenleri doldurdu, gemileri önce kuzey doğuya, sonra yine kuzeye sürdü. Onları Meereen’e ve çok renkli kiremitlerden inşa edilmiş piramitlere doğru götürdü. Bir şarkının kanatlarında sana uçuyorum Daenerys, diye düşündü demir kaptan.
Yazımız şimdilik burada sonlanıyor. Belki daha sonra eklemeler yapabilirim. Yazının aslı buradan yayımlandı.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.06.15 13:48 karanotlar Vebayı Camus'nün felsefesiyle alt etmek

YİĞİT BENER
Albert Camus’nün Veba’sı, hem salgınla mücadeleyi hem de alegorik olarak faşizme karşı direnişi odağına alan çok katmanlı bir roman: Farklı bir gözle yeniden okunmayı denemeli…
Corona günlerinde tüm dünyada en çok okunan ve yorumlanan kitaplardan biri kuşkusuz Albert Camus’nün 1947 tarihinde yayımlanan romanı Veba.
Türkçede ilk kez geçtiğimiz Nisan ayında Artı Gerçek’te yayımlanan ve Camus’nün muhtemelen 1941’de – yani Veba’nın yayımlanmasından altı yıl önce- yazdığı Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler adlı metin, Veba’nın yeniden okunmasına zenginlik katacak birkaç kilit cümle içeriyor.
Bunlardan ilki, böyle bir dönemde kimsenin paçayı sıyıramayacağını, fildişi kulesine çekilemeyeceğini vurgulayan bir uyarı: “Vebanın hüküm sürdüğü bir ülkede hiç kimse hastalık bulaşmış bir nesneye dokunmadan edemez.”
Asıl püf noktası ise, ölümle baş etmenin önemi vurgulayan paragrafın ardından gelen şu cümle: “Size bir felsefe lazım.”
Başka bir deyişle, Camus bu mücadelede tıbbi bilginin, ilaçların, hekimlerin gayretinin tek başına yeterli olmayacağını düşünerek bir genel çerçeve, bir “mücadele felsefesi” öneriyor ve bu felsefenin ana hatlarını şu cümlelerde özetliyor:
“Her şeyden önce, asla korkmamalısınız. (…) Netice itibariyle korku insanı hastalığın etkisine açık hale getirir.” “Bu hastalığa veba adı verildiğinden bu yana hep olduğu üzere insanların sinek gibi ölmelerine asla, ama asla alışmamalısınız”. “Diğerlerini tedavi etmeyi reddedenlerin yapayalnız, kendini feda edenlerin ise topluca öldüğü; doyumun doğal sonucuna eremediği; liyakatin düzeninin bozulduğu; mezarlıkların dibinde dans edilen; hastalık bulaştırmamak için sevgilinizi kendinizden uzaklaştırdığınız; cinayet suçunun asla cani tarafından üstlenilmediği ve bir korku anının şaşkınlığında tayin ettiğimiz günah keçisi bir hayvana yüklendiği bu korkunç kargaşaya yönelik isyanınız asla dinmeyecek”. “En kadim ayinler kadar köhne olan dinin hizmetine girmeyeceksiniz. (…) Velev ki o din bize gökten inmiş olsun, o zaman da göğün adil davranmadığını söyleriz.” “Gün gelecek, herkesin korkusunun ve acısının sizde uyandırdığı tiksintiyi haykırmak isteyeceksiniz. İşte o gün, benim size önerebileceğim çareler de tükenmiş olacak…”
Yazarın birçok söyleşisinde açıkça belirttiği gibi, Veba dar anlamda salgınla mücadeleyi ele alan bir roman değil, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı dönemine denk düşen yazım sürecine damgasını vuran faşizme karşı direnişin bir alegorisi. (dolayısıyla faşizme karşı mücadelede de militan gücün, eylemlerin, silahların yetmeyeceğini, bir felsefe gerektiğini düşünüyor)
Veba’nın güncelliğinin katmerli olmasını sağlayan, romanın bu çoğul katmanlı yapısı olsa gerek.
Bu da bize Veba’yı iki ayrı ana eksende ele almaya götürüyor. İlki, romanın hemen tüm salgın/afet/savaş/toplu felaket anlatılarına ortak olan yönleriyle, ikincisi Camus’nün özgün katkısı olan felsefesi ışığında. Bu ikinci eksende bundan belki bir ölçüde bağımsız olarak yine Camus’ye özgü yan açılımlara ayrıca değinebiliriz.
Camus, romanın “bireysel anlatı”yla “kolektif anlatı” şeklinde ayrıştırabileceğimiz ikili bir anlatım tekniğine sahip olduğunu açıklıyor bir söyleşisinde.
Bunun da roman içindeki beş ayrı bölüme denk düştüğünü belirtiyor: hastalık öncesi bireysel yaşam (bireysel anlatı); ilk hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasıyla bireyle toplumsalın yollarının kesişmesi (bireysel ve kolektif anlatı); hastalık sürece tam hâkim olduğu andan itibaren her şeyin iç içe geçip bir “alaşıma” dönüşmesi (salt kolektif anlatı); hastalığın gerilemesiyle bireyle toplumsalın yeniden ayrışmaya başlaması (bireysel ve kolektif anlatı); sonrasında yeniden bireyselin öne çıkması (bireysel anlatı).
YAS SÜRECİ
Bir farklı yaklaşım, romanı, salgının kesinleşmesi ve kentin karantinaya alınmasıyla başlayan bir yas sürecinin (yani olağan yaşamın sona ermesinin yasının) aşamalarına koşut olarak ele almak olabilir.
Aslında Covid salgını dahil birçok toplumsal felakette ve bunları konu alan roman ve filmlerde bu aşamaların (inkâr, öfke, pazarlık, çöküntü, kabullenme) izini sürmek mümkün.
Şok / İnkâr / İnanamamak
“Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalarlar.”
Yazar, salgınla savaşlar arasında bir benzetmeye giderek, kendi başına gelmedikçe insanların felaketlerin gerçekten mümkün olduğuna inanmakta güçlük çektiklerini vurguluyor:
“Bundan böyle yurttaşlarımız bir şeyin farkına varıyorlardı: küçük kentimizin farelerin güneşte ölmesi ve kapıcıların tuhaf hastalıklardan yaşamlarını yitirmesi için belirlenmiş bir yer olabileceği asla düşünmemişlerdi”. (…) “Bir savaş patladığında insanlar, ‘Uzun sürmez bu, çok aptalca’ derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir.”
Bu aşamada insanlar ne kadar kırılgan olduklarını idrak ediyorlar. Tıpkı kentin kapıları kapanınca, uzun süreli bir ayrılığa hazır olmayan eşlerin, sevgililerin, aile fertlerinin bir anda -vedalaşma fırsatı dahi bulamadan- ayrı düşmeleri örneğinde olduğu gibi.
Öfke
Hastalık gerçeği artık inkâr edilemez şekilde kendini dayattığında, şaşkınlık ve inkâr yerini öfkeye ve bu öfkenin yönelebileceği bir sorumlu arayışına bırakıyor: Hastalığın ortaya çıkmasına neden olan bir günah keçisi ve/veya bu süreci iyi yönetemediği için yaşanan sıkıntılara yol açmakla suçlanacak idari bir sorumlu.
Romanda bunun tipik örneği, apartmanda fare ölülerinin çoğalmasına karşın inatla “bizde fare yok, dışarıdan birileri getirmiş besbelli” diyen kapıcının yaklaşımıdır.
Zaten salgınlarda “olağan suçlu” konumundaki belirli azınlıkların (örneğin Yahudilerin, Çingenelerin, “cadıların”, vb) ya da kırılgan başka toplumsal kesimlerin hastalığın yaygınlaşmasından sorumlu tutulması ve nefret nesnesine dönüşmesi sık rastlanan bir olgu değil midir? AİDS salgınında eşcinseller, Sars salgınında topluca katledilen Misk kedileri, Covid salgınında da “olur olmaz şeyler yeme alışkanlıkları nedeniyle” Çinliler…
Camus bu tür durumlarda söylentilerin, kehanetlerin ve komplo teorilerinin çok rağbet gördüklerini hatırlatıyor, tüm kehanetlerin ortak yönünün rahatlatıcı özellikleri olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Bir tek veba rahatlatıcı değildi!” Bu batıl inançların din yerine geçtiğini de ayrıca vurguluyor.
Günümüzde sosyal medya bu söylentilerin katmerli olarak ve daha hızlı yayılmasına da hizmet ediyor. Ancak geçmişte kulaktan kulağa yayılarak koca bir kenti bir anda yangın yerine çevirme potansiyelini taşıyan söylentilerin yarattığı tehlikeli durumdan farklı olarak, sosyal medyada kontrol ve denge mekanizmaları da var: Bu tür süreçlerde Teyit gibi sanal yayın organlarının ve onun bir türevi olan Covid-19 Postası’nın sağduyu katkılarının değeri gerçekten paha biçilmez.
Pazarlık
Romanda çeşitli örnekleri verilen üç tarz davranış ön planda: Alınan sert önlemlerin yumuşatılmasını talep edenler, en azından başkaları için değilse de “kendileri” için böyle bir talebi öne sürenler; hastalığın gerçek boyutlarını sorgulayanlar, örneğin ölü sayısının “abartıldığı kadar” çok olup olmadığını tartışmaya açanlar, bunun neye denk düştüğüne kuşkuyla bakanlar; bir de romandaki gazeteci Rambert gibi bireysel çözüm arayışına girerek kuralların dışına çıkmaya, kaçmaya çalışanlar.
Çöküntü / Acı / Hüzün
Camus, insanların belli bir aşamadan sonra manevi bir çöküntüye girdiklerini ve “veba düzlemine” geçtiklerini anlatıyor romanında. Vebanın düzlemi “vasat, monoton, renksiz bir yinelemeden” ibaret olduğu için insanların da sıradanlaştıklarını aktarıyor: “Kimsede yüce duygular kalmamıştı” saptamasını yapıyor.
Ayrıca herkesin kendi içine kapandığını, birbirlerinin duygularını anlamaz hale geldiklerini ve kimsenin kimseye yararı kalmadığını anımsatıyor.
Ölümün olağanlaşması oranında büyüklük, aşkınlık duygularının da yitirildiğinin, her şeyin basit bir hayatta kalma yarışına döndüğünün altını çiziyor.
Dostlukların, özellikle de aşkların anlamını, değerini yitirdiğini uzun uzun betimliyor. “Aşk var olmak için kendine bir gelecek hayal etmelidir oysa bizde sadece uçucu anlar kalmıştı” diye belirtiyor.
Yazar, vebanın değer yargılarını da sildiğini ekliyor. Kimsenin artık yediğinin, içtiğinin, üst başının kalitesine aldırış etmez hale geldiğini, “her şeyi toptan, olduğu gibi kabul etmeye” başladığını gözlemliyor.
Covid salgınında paradoksal olarak bu süreç örneğin AVM’leri kentin yeni “agorası” haline getiren bir yaşam tarzından AVM’lerin kapalı olduğu bir yaşama geçişte buna pekâlâ alışılabildiğinin saptanmasına, yani kapitalizmin dayattığı tüketim toplumu modelinin insanın gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan ne kadar uzak olduğunun kısmen de olsa sorgulanmasına olanak sağladı. Bunu da sosyal medyanın yaşanan bireysel deneyleri bir ölçüde paylaşama, birlikte yorumlama fırsatı sunmasına bağlayabiliriz ola ki.
Kabullenme
“Yurttaşlarımız yola gelmişti, uyum sağlamışlardı, öyle denir ya, çünkü başka türlü yapacak bir şey yoktu”.
Hastalıkla yaşamak zorunda kalınması gerçeğinin toplum tarafından kabullenildiğini, romanda uzun betimlemelerle aktarılan cenazelerin kaldırılışındaki evrimde izlemek mümkün: Önce sadece yakınların katılımıyla dini törensiz ama mezarlıktan kaldırılan cenazeler, ölü sayısının artmasıyla artık sadece görevlilerin eliyle ve alelacele, özel olarak açılmış kireç dolu çukurlara topluca atılıveriyor ya da yakılıyor.
Cenaze töreni başlı başına yas sürecinin önemli bir unsuru olduğu için aileler, başlarda nispeten daha gelişkin törenleri bile yetersiz bulup isyan ederken, salgın kente iyice çöreklendiğinde artık cesetlerin “tıbbi atık” muamelesi görerek kaşla göz arasında yok edilmesini dahi olağan karşılar hale geliyorlar.
O kadar ki, yazar bu süreci anlatırken kara mizaha bile başvurmaktan çekinmiyor: “(...) Çok iyi bir örgütlenmeydi bu ve vali memnun kaldı. Hatta Rieux’ye bunun eski vebaları anlatan tarih kitaplarında karşılaştığı Zencilerin ölüleri taşıdığı el arabalarından daha iyi bir şey olduğunu söyledi”. Hak veriyor Rieux: “Aynı türden gömme işlemi bu, ama biz fişler hazırlıyoruz. Tartışmasız bir ilerleme var.”
MÜCADELE FELSEFESİ
Toplu felaketin ve bunun insanlar üzerindeki etkilerinin betimlenmesi hem birçok başka yazarın benzer içerikli kitaplarda anlattıklarıyla hem de mevcut pandemi sırasında dünyanın dört bir köşesinde yaşananlarla büyük ölçüde örtüşüyor.
Camus’nün asıl özgün katkısını, hastalıkla mücadele sürecinde roman kişileri (özellikle Dr Rieux, yer yer Tarrou) aracılığıyla ortaya koyduğu genel felsefi yaklaşımda aramak gerek.
Hastalık toplumda zaten var olan sorunları, dengesizlikleri, hastalıklı yapıyı ortaya çıkarıyor; eşitsizlikleri körüklüyor.
Bunu romanın başlarındaki anlatımda, varlıklarından haberdar dahi olunmayan binlerce lağım faresinin birden ve topluca yüzeye çıkmaları alegorisinde ya da romanın değişik bölümlerinde betimlenen toplumsal eşitsizliklerde, karantina döneminde bunların yol açtığı sorunlarda, çatışmalarda görmek mümkün.
“Veba işini görürken çok etkili bir tarafsızlık sergilediği için bir eşitlik duygusuna yol açmalıydı, oysa bencilliklerin doğal işleyişi nedeniyle tam tersine, insanlar adaletsizliği yüreklerinde çok daha keskin biçimde hissediyorlardı.”
İnsanlıktan çıkma riskine karşı uyarı
Yazar, ölümlere ve hastalığa salt istatistiki bir bakışla yaklaşılmasına isyan ediyor ve insanlığından arındırılmış bir ölünün basit bir rakama dönüştüğünü vurguluyor. (“üç, beş, on, yüz terörist etkisiz hale getirildi” ya da “üç, beş, on, yüz şehit verildi” söyleminde olduğu gibi)
Hatta roman kahramanının zihninde, insanları ölüm gerçekliği ile yüzleştirmek için şaşırtıcı bir yöntem bile düşlüyor: “Madem insanlar ölümün gerçek anlamını ancak birinin cesedini gözle görünce anlıyorlar, o zaman bunu gözlerine sokmalı. Beş büyük sinemadan aynı anda çıkacak on bin kişiyi kent meydanında öldürmeli ki toplu cesetleri görünce herkesin kafasına dank etsin! Öyle olunca bu isimsiz yığının gerçek insanlardan oluştuğu, bir yüzleri olduğu anlaşılır…”
Başka bir deyişle, insanların sinek gibi ölmelerine asla alışmamak gerek! Dr. Rieux bu düşünceyi şöyle vurguluyor: “Felakete alışmak, felaketin kendisinden bile beterdir.”
Boyun eğmemek ve dine başkaldırı
Romanın kilit öneme sahip kişilerinden biri de “herkesin saygı duyduğu” papaz Panneloux.
“Becerikli bir hatip” olarak sunulan Panneloux’nun vaazı, yazara dinle hesaplaşma fırsatı veriyor. O andan itibaren salgının ortasında sivrilen iki temel ama zıt karakter olarak ortaya çıkan hekim Rieux ve rahip Panneloux’nun farklı bölümlere dağılan felsefi tartışmaları, bir yönüyle klasik din/ateizm/laiklik sorunsalının iki ayrı düzlemine denk düşüyor.
Daha soyut düzlemdeki tartışmada roman karakteri Rieux’yü (ve aslında belli ki yazar Camus’yü) isyan ettiren en önemli ahlaki mesele, dinin “tanrının yolundan uzaklaşmak” ve “günahkâr” olmakla suçladığı felaketzedeleri başlarına gelenden sorumlu tutuyor olması.
Panneloux’nun romanda tüm bir bölüme yayılan ve kutsal kitaptan, dini efsanelerden referanslarla süslü vaazı, dinci zihin dünyasını neredeyse karikatür düzeyinde ayrıntılarla betimliyor ve bu zihniyeti “Kardeşlerim, felaketin içindesiniz, kardeşlerim bunu hak ettiniz” sözleriyle billurlaştırıyor.
Vaazın içeriği okura zaman zaman “bu kadarı da olmaz” dedirttiği için bu bölümde bir Fransız aydını olan yazarın “laikçi/aydınlanmacı” hezeyanlara kapıldığını düşünmek mümkün. Gel gör ki Covid salgınında medyada rastladığımız benzer içerikleri suçlamalar, örneğin en yetkili dini otoritenin eşcinselleri hastalıkların yayılmasından sorumlu tutması yazarın pek de abartmadığını göstermiyor mu? Herkesi etkileyen toplumsal felâketler karşısında çaresiz kalan insanlarda ilahi adaleti bile sorgulama, hatta kendilerini korumayan Tanrılarına isyan etme eğilimleri belirlediği için, dini otoriteler söylemi sertleştirme ve Tanrının gazabı tehdidiyle korku salarak cemaati yeniden hizaya sokma ihtiyaç duyuyor belli ki.
İşler kötüleştikçe sertleşen bu dini söyleme kendi coğrafyamızda yıllardır maruz kalmıyor muyuz? (1999 Körfez depremi sonrasında sallanan “7.4 yetmedi mi?” pankartını unutmak ne mümkün!) Panneloux’nun sert sözleriyle bizim yöredeki dinci söylemin arasındaki temel fark, bizdeki suçlayıcı cümlenin romandaki kadar kapsayıcı olmayışıdır, yani “kardeşlerim” hitabından yoksun oluşudur. Bizde bu tarz bir dinciliğin sözcüleri aynı içeriği daima ötekileştirerek dile getirmeyi, doğrudan hedef gösteren bir nefret söylemine çevirmeyi tercih ediyorlar. (günahkâr olan daima “öteki”, cemaat dışı)
Bu zihniyet farkının bir başka örneği, romanda masum olduğu varsayılan bir çocuğun ayrıntılı ve sarsıcı bir biçimde betimlenen ölümünün rahip Panneloux’nun bile ilahi adalete inancını derinden sarsmasıdır. Bu anlamda Panneloux karakteri, örneğin Umberto Eco’nun Gül’ün Adı romanında betimlediği engizisyon sözcüsünden oldukça farklı, vicdan sahibi bir din adamı. Bizim coğrafyamızın dinci söylemi engizisyon dönemi söyleminin şiddetine daha yakın duruyor: Bu akımların sözcüleri benzer vakalarda “masum çocukların” ölümünün bile aslında “ebeveynlerinin günahının kefareti” olduğunu savunarak “günahkârları” toptan, aile boyu “cezalandırmaktan” yana tavır almıyorlar mı? Ne de olsa bizim yörelerde kan davaları bireyselden çok kavim ya da aile boyu hesaplaşmalarla yürütülüyor, cadılar teker teker değil topluca yakılıyor, günahkâr semtler, hatta koca kentler toptan yıkılıyor…
Panneloux ise, sonunda kendi de hastalandığında, tutarlı olmak adına hekimden yardım istemeyerek kendini Tanrının merhametine terk etmeyi yeğler… ve ölür.
Tanrıya karşı işlendiği varsayılan suçların faturasının bu kadar gaddarca kesilmesi Dr Rieux’yü “ilahi adalete” ve böylesi bir dini inanca karşı isyan ettirse bile, aslında yazar da insanları başlarına gelenden kısmen sorumlu tutmaktadır: Onun gözünde de adaletten ve akılcılıktan yoksun toplumsal düzen ve onun çıkarcı yönetim biçimi salgının etkilerinin bu derece yıkıcı olmasından doğrudan sorumludur.
Hatta bunun da ötesinde, insanlar kişisel yaşamlarında yaptıkları hatalardan ve birbirlerine karşı işledikleri bireysel suçlardan ötürü de suçlu ve sorumludur. Bunu en net biçimde romanın sonlarına doğru geçmişte kalan militan yaşamındaki hatalarını Dr Rieux’ye itiraf ederek adeta “günah çıkaran” Tarrou karakteri ifade eder: “Ben zaten buraya gelmeden de vebalıydım, insanlara veba bulaştırmamak için onlardan uzak durmaya karar vermiştim”.
Günümüzde de benzer şekilde, bu akıl dışı düzeni yarattığımız (ya da yeterince itiraz etmediğimiz) için hastalığı manevi olarak hak ettiğimize dair suçlayıcı bir söyleme rastlıyoruz. Ayrıca, doğayı tahrip ederek salgından bizzat sorumlu olduğumuzu vurgulayan bir söylem de sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Öte yandan, kapitalist düzenin yarattığı çevre felaketleri ve bunların doğa üzerindeki yıkıcı etkileri, bunların da sonunda dönüp insanlara da büyük zararlar verdiği malum. Covid salgınında da bu süreci izlemek mümkün. Öte yandan, insanlar doğaya bu kapsamda zarar vermeden binlerce yıl önce de canlıları etkileyen ölümcül salgınlar yok muydu?
Doğanın düzeni bozulduğunda bunun dar anlamda biyolojik ve maddi açıdan fiili sonuçlarının olacağını belirtmek gerek elbette. Ancak bunun bir adım ötesinde geçerek doğanın bizleri “cezalandırdığını” iddia etmek ne derece mümkün? Doğa manevi bir düşünce yapısına, vicdani bir güdüye, yani “insanları yanlış davranışlarından ötürü cezalandırma” amacına sahip olabilir mi gerçekten? Böyle düşünürsek, Doğayı Tanrı düşüncesine ikame etmiş, yani bu sefer de “doğa temelli” yeni bir mistisizm üretmiş olmaz mıyız?
Romandaki dinle hesaplaşmanın daha ikna edici boyutu, soyut tartışmalardan çok, işin asıl pratik/pragmatik düzleminde ortaya çıkıyor. Camus’nün her şeyin Tanrı’nın iradesi olduğunu ve buna karşı çıkılamayacağını kabullenmeyi reddetmesinin daha temel ve pragmatik nedeni, böyle bir ön-kabulün salgınla mücadeleyi imkânsız hale getirmesi endişesidir.
Bu yaklaşımın şu cümlede billurlaştığını söyleyebiliriz: “Dr Rieux eğer mutlak güçte bir Tanrı’ya inansaydı, insanları iyileştirmeyi sürdürmez, bu görevi ona bırakırdı”.
Oysa Rieux bir hekimdir ve onun işi, görevi, her koşulda mesleğini yapmaktır. Onun, “mücadele etmekten başka seçeneği” yoktur. Camus için bu hem bireysel, varoluşsal bir tercihtir hem de ölüme teslim olmak dışındaki tek seçenektir.
Başka bir deyişle, “Tanrının var olup olmamasının” ve bu ilahi düzenin gerçekten “adaletli olup olmamasının” ya da “insanların başlarına gelen felaketi hak edip etmemelerinin” çok ötesinde, asıl mesele şudur: Salgınla, toplumsal felaketlerle, savaşla karşılaştığınızda, işi Tanrı’ya havale ederek duayla yetinmek, insanları yok edecek olan bu afete teslim olmakla eşdeğerdir.
Mücadeleden başka çare yok!
Dolayısıyla Camus’nün mücadele felsefesi bir yönüyle çok sadedir: “O sıralar kentimizde türeyen birçok yeni ahlakçı hiçbir şeyin işe yaramayacağını ve diz çökmek gerektiğini söylüyorlardı. Oysa şu ya da bu biçimde savaşmak ve diz çökmemek gerekiyordu. Tüm sorun ölü sayısını olabildiğince aza indirmek ve ayrılıkların sonsuza dek sürmesini engellemekti. Bunun için de tek bir yol vardı, vebayla savaşmak. Bu gerçek hoşa giden bir şey değildi, yalnızca tutarlıydı. Bununla birlikte getirdiği sefalet ve acıyı düşünürsek, vebaya boyun eğmek için deli, kör ya da korkak olmak gerekir”.
Sıradan insanların mücadelesi / işini yapmak / kahramana gerek yok
Camus’ye göre bu mücadele süper kahramanların, büyük şeflerin, dahi önderlerin, ulu kurtarıcıların değil, sıradan insanların işidir: “Anlatıcı yalnızca mantık çerçevesinde önemli gördüğü bir kahramanlığı ve iyi niyeti güzel sözlerle yüceltmeyecek”.
Nitekim Dr Rieux: “Tüm bunlarda kahramanlık diye bir şey söz konusu değil. Dürüstlük söz konusu. Bu gülünç gelebilecek bir düşünce, ama vebayla savaşmanın tek yolu dürüstlük” dediğinde, gazeteci Rambert ona “dürüstlük nedir?” diye sorar. Rieux’nün yanıtı da çok sadedir: “Bunun genelde ne olduğunu bilmiyorum. Ama benim durumumda mesleğimi yapmaktır”.
Zaten salgın tepe noktasına çıktığında sıradan insanlar gönüllü olarak mücadeleye katılırlar. Tarrou başı çeker, rahip Panneloux bile çabaya katkı verir. Başından beri hep kaçıp şehir dışına gitmeye çalışan gazeteci Rambert dahi “insan tek başına mutlu olmaktan da utanabilir” diyerek tam kaçabileceği gün kalmaya ve mücadeleye katılmaya karar verir.
Bunun iyi bir şey olduğunu kabul eden romanın anlatıcısı, “ama öğretmen iki kere ikinin dört ettiğini öğretiyor diye tebrik edilmez. Belki bu mesleği seçti diye tebrik edilir. Biz de Tarrou ve ötekilerinin, iki kere ikinin başka bir şey değil de dört ettiğini gösterdikleri için saygıya değer olduklarını belirtelim, ancak bu iyi niyetin öğretmenin iyi niyeti, öğretmenin yüreği gibi bir yürek taşıyan ve insanlık onuru uğruna sanılandan daha kalabalık gruplar halinde bir araya gelebilecek kişilerin iyi niyeti arasında ortak bir şey olduğunu da belirtelim; en azından anlatıcının inancı böyle”.
Anlatıcı zaten roman içinde aktardığı onca soruna, tanık olunan onca kötülüğe karşın, iyi insan sayısının kötülerden çok daha fazla olduğunu sürekli vurgular: “İnsanların çoğu kötü değil, iyiler daha çok…”
Anlatıcının -aslında yazarın- bu konudaki ısrarı çok temel bir ayrışmaya denk düşüyor aslında: Camus olağandışı meziyetlere sahip “ulu kurtarıcılara” tapınmaktan yana değildir; o nedenle sıradan insanların, milyonların mücadeleye verdikleri belirleyici ama “olağan” katkıların altını çizmeyi yeğler.
Oysa Nazilerin yenilgiye uğratılmasının ardından savaş sonrası yeni iktidarların belirleneceği bu geçiş dönemi, savaş galibi çeşitli siyasi güçler arasındaki güç paylaşımı ve iktidar savaşları dönemidir aynı zamanda. Güç devşirmenin bir yolu da savaş sırasındaki kahramanlık anlatılarının sunacağı meşruiyeti ve prestiji sömürmektir. Bir yandan De Gaulle mitleştirilirken, komünistler de “halkların babası” Stalin’i kahramanlaştırma çabasındadır.
Camus ise, örneğin ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarını mahkûm eden nadir Batılı aydınlardan biridir. O bu eylemde “savaşı resmen sona erdiren” bir zafer değil, yüz binlerce insanı katleden bir barbarlık ve “insanlığı intiharını” görür.
Aynı şekilde Camus, sadece Nazilerin toplama kamplarını değil, Sovyetler Birliğindeki toplama kamplarını ve totaliter uygulamaları da mahkûm etmekten yanadır. Buna karşılık örneğin Sartre’ın başını çektiği aydınlar ise, yüceltilen Stalin’in yönetime, onun güdümündeki komünist partilere eleştirellikten arınmış bir destek vermekten yanadır.
YAN UNSURLAR
Ölüm cezası
Romanın sonlarına doğru, romandaki kilit kişilerden biri olan Tarrou, geçmiş yaşamıyla ilgili ayrıntıları Dr Rieux’ye anlatırken babasının savcı olduğuna da değinerek ölüm cezası karşıtı ayrıntılı savlar öne sürer.
Sanki romanın genel akışından kopukmuş izlenimi verebilen bu uzun ölüm cezası tartışmasını, “felsefi düzeyde ölüm kavramıyla hesaplaşan” bir romanda yer almasını çok da yadırgamamak gerek aslında.
Öte yandan, eğer romanın aynı zamanda bir faşizme karşı direniş alegorisi olduğunu düşünürsek, ölüm cezası konusunda savaş sonrası Fransa’da antifaşistler arası yaşanan tartışmalarla bağlantı kurmak da mümkündür.
Aydınların önemli bir kısmı bu dönemde “intikamcı” bir yaklaşım sergilemeyi yeğlemiştir. Bunun doğal bir uzantısı da “işbirlikçilerin” ve “hainlerin” kurşuna dizilmesidir.
Örneğin Sartre, hem savaş öncesinde hem de hatta savaş yılları sırasında bile saygısını ve hayranlığını eksik etmediği Céline’in “Almanlardan para aldığı için ırkçı görüşler savunduğunu” ileri süren bir makale yazar. Eğer o sıralar sürgünde olmasaydı, tek başına bu bile Céline’in de kuruşuna dizilmesi sonucunu doğurabilirdi.
Camus ise, ölüm cezasına çarptırılan ve Céline gibi ırkçı görüşlere sahip bir edebiyatçı olan Brasilliach’ın cezasının infaz edilmesini önlemeye çalışır, De Gaulle’e bu yönde bir mektup da yazar, ama başarısız olur.
Sürgün/Hapis
Yazar, karantina döneminde yaşananlarla sürgün ve hapiste yaşananlar arasında koşutluklar kurar: “Vebanın yurttaşlarımıza getirdiği ilk şey, sürgün oldu. O andan itibaren mahpus konuma geçmiştik bir bakıma ve geçmişimize indirgenmiştik. Bazılarımız her ne kadar gelecekte yaşama eğilimine sahip olsalar da bundan hızlıca vazgeçiyorlardı…” (…) “Böylece, tüm tutsakların ve sürgünlerin hiçbir işine yaramayacak bir bellekle yaşaması demek olan o derin acıyı duyuyorlardı. Durmadan düşündükleri o geçmişin de üzüntülü bir özlemden başka tadı yoktu.”
Zamanın akışı
Özellikle de zaman kavramının ele alınışında Veba’yla sürgünü ya da hapsi ele alan başka eserlerin anlatıları arasında bir dizi benzerlik, yakınlık bulmak mümkündür.
Örneğin romanın başlarında hastalığın ortaya çıkış süreci günlük temelde ele alınırken (”ilk fare”, “ilk hasta”, “ilk ölüm”, “karantinada ilk gün”, vb.) bir süre sonra zamanın akışı tamamen bulanıklaşır, hatta zamanın akışını bile hastalığın seyri belirlemeye başlar. Hastalık öncesi dönemi andıran bir zamansal devinim ancak mevsim dönüşlerinde gözlemlenebilir hale gelir.
Bellek
Salgın nedeniyle karantinaya alınmanın doğurduğu en önemli sonuçlarından biri, belleğin giderek bulanıklaşmasıdır. Romanda bu süreçler ayrıntılı olarak ele alınır: “Yaşadıkları şimdiki zamana karşı sabırsız, geçmişlerine düşman ve geleceği elinden alınmış olarak insan kaynaklı adaletin ya da nefretin parmaklıklar arkasında yaşamaya mahkûm ettiği kişilere benziyorduk biz de.”
Bu bulanıklaşma sonucu hem kapanma öncesi “normal” hayatın ve o andan beri görülemeyen yakınların yüzleri giderek bellekten silinmeye başlar hem de şimdiki zaman anlamını yitirir ve gelecek tasarımının ortadan kalkmasıyla tüm bir yaşam tarzı uçup gider.
Tanıklık
Yazar işte bu nedenle kendi işlevini de yaşananlara tanıklık etmek olarak belirler: “[Anlatıcı] niçin araya girdiğini açıklamak ve tarafsız tanık üslubunu seçmeye özen göstermesinin anlaşılması istiyor. Ama bunu uygun, ölçülü bir tutumla yapmak istemiştir. Genel olarak gördüklerinden fazlasını anlatmamaya, veba dostlarına, gerçekte sahip olmayacakları düşünceleri yakıştırmamaya ve yalnızca rastlantı ya da kötü talihin kendisine sunduğu metinleri kullanmaya özen göstermiştir”.
Hatta anlatıcı bir aşamada “sanatın sağladığı imkanları da kullanmadığını” belirterek, romanın dilinin ve anlatımının fazla “düz” olduğunu yönünde sonradan yöneltilecek kimi eleştirileri peşinen boşa çıkartmıştır: Yazar Camus’nün bu roman için seçtiği anlatım tarzı ve seçilen dilin sadeliği kasıtlıdır: Anlatıcının [yazarın] derdi kendini öne çıkarmak, kahramanlaştırmak değil, “herkes adına konuşmaktı”.
“Dürüst bir yüreğin kurallarına uygun olarak, isteyerek kurbanın tarafını tutmuş ve insanları, aynı kenti paylaştığı insanları, yalnızca aşk, acı, sürgün gibi ortak inançları çevresinde birleştirmek istemiştir. İşte böylece, tek bir acı yoktur kentlilerce paylaşmasın, ya da tek bir durum yoktur kendisi de sahiplenmesin. (…) Sadık bir tanık olmak için özellikle olayları, belgeleri ve söylentileri aktarmalıydı. Ama kişisel olarak kendi söyleyeceği, kendi bekleyişini, kendi geçirdiği sınavları dile getirmemeliydi”.
Kadınlar
Romana yöneltilebilecek önemli eleştirilerden biri, kadın karakterlerin silikliğidir: Romanda nice kadın vardır ama aslında yoktular… Kadın ya uzaklara gitmiş eştir ya uzaklarda kalmış sevgilidir ya da yanı baştaki sessiz, şefkatli, varlığını pek hissettirmeden hizmet eden annedir, başka bir değişle hiçbiri özne değildir.
Gerçi bu durum hem Camus’nün başka kitaplarında hem de dönemim birçok başka eserinde karşımıza çıktığı için ayrıca ele alınmayı hak etmektedir.
Araplar
Bir diğer önemli eksik özne de Araplardır. Hikâye Cezayir’in Oran kentinde yaşandığı halde romanda tek bir Arap karakter yoktur. Başka bir deyişle Araplar kendi ülkelerinde yan karakter dahi olamayacak kadar siliktir, ki bu da hele bugünden geriye dönüp bakıldığında sömürge gerçeğinin çarpıcı bir dışavurumudur.
Bunu vurgulayan ilginç bir cümle, hastalığa veba tanısı konma aşamasında iki hekim arasındaki bir sohbete yansıyan şu cümledir: “Hem sonra, bir meslektaşın dediği gibi: Olamaz bu, herkes Batı’da bunun ortadan yok olduğunu biliyor”.
Demek ki o dönemde Cezayir birçok Batılı aydın tarafından “Batı”nın bir parçası olarak algılanıyor. Belli ki “Batı” bir coğrafya değil, aslında bir “habitat”: Batılıların yaşadığı her yer “Batı”dır!
Romandaki bu çarpıcı eksiklik, Camus’nün Cezayir doğumlu olması, bir dönem Cezayir Komünist Partisinde militanlık yapması, sömürge sistemine açıkça karşı çıkmış bir aydın olması nedeniyle daha da tuhaftır.
Gerçi Camus birçok çevre tarafından Cezayir’in bağımsızlığını desteklemediği ve Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi FLN’in sivilleri de hedef alan eylemlerine karşı çıktığı için çok eleştirilmiştir.
Öte yandan, Camus bağımsızlığı desteklememekle birlikte, sömürge sistemine son verilmesinden yana olduğunu her zaman açıkça belirtmiştir. Onun hayalini kurduğu sistem, bağımsızlığa gerek bırakmayacak şekilde eşitlik temelinde federal ya da özerklik türü yeni bir ortaklığa geçilmesiydi.
Camus’nün FLN’in sivilleri de hedef alınmasına karşı çıkması aslında Cezayir’e özgü değildi, daha genel anlamda “hedefe varmak için her yol mubah” anlayışına karşı çıkmasıyla alakalıydı.
Dolayısıyla, yazarın bu siyasi yaklaşımlarının doğruluğu yanlışlığı ayrı mesele, ama Veba’da bir Arap öznenin yer almayışını bu siyasi tartışmalara bağlamak pek doğru olmaz.
SONUÇ
Camus’nün Veba’yı yazarken bir yandan da bugün pandemi sırasında yaşayacaklarımızın bir kısmını neredeyse 80 yıl öncesinden görüp betimlemesi elbette hem onun dehasının hem de edebiyatın gücünün kanıtıdır.
Ancak Camus’nün asıl katkısı, toplumsal felaketlerle mücadele için bu romanda ortaya koyduğu felsefi yaklaşımdır.
Özetleyecek olursak: “İstesen de ‘bana ne’ diyemezsin/isyan edeceksin/ korkmayacaksın/insanların ölmesine razı olmayacaksın/gerekirse tanrıya bile karşı geleceksin/insanlık onuruna sahip çıkarak yılmadan mücadele edeceksin çünkü başka çaren yok/ama kendini de kahraman sanmayacaksın…”
Camus’ye göre edebiyatçıya düşen ise, bunu bir kahramanlık destanına dönüştürmeden mücadeleye tanıklık etmek, onu sonraki kuşaklara aktarmaktır.
Camus’nün bu romanda yaptığı tam da budur, anlatıcısı gibi o da: “Susanların arasında yer almamak, o vebalılardan yana tanıklık etmek, onlara yönelik adaletsizliği ve şiddete ilişkin en azından bir anı bırakmak ve felaketlerin ortasında neler öğrenildiğini, insanların içinde hor görülecek şeylerden çok, hayranlık duyulacak şeylerin bulunduğunu söylemek için burada son bulan anlatıyı kaleme almaya karar verdi.
Çünkü biliyordu ki insanlar kendilerini özgür sansalar da “felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak”; dolayısıyla tıpkı roman karakteri Rieux gibi o da “belki bir gün insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için vebanın kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinden haberi olmadığını biliyordu”.
İşte bunun için yazılışından onlarca yıl sonra yine ve yeniden okumak gerek Camus’nün romanını. Veba ya da Corona ya da başka kara vebalar, kılık değiştirmiş faşizmler geri gelecek: Hazırlıklı olmak gerek…
https://www.artigercek.com/yazarlayigit-benevebayi-camus-nun-felsefesiyle-alt-etmek
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.06.06 21:59 itinbiri Güzellik Uykusu - Bölüm 6

Miyavlama sesleriyle açtım gözlerimi. İlk başta rüya sandım ama kedi üzerime çıkınca gerçek olduğunu anladım. Bu kedicik hala bizim evimizdeydi. Annemin onu görmemiş olması imkansızdı ama hala burdaydı işte.
Kedi yüzüme doğru yaklaşıp küçük bir öpücük kondurdu bana. (yani ben öyle anlamak istedim) Sonra göğsümde bir küçük yuvarlak çizip kıvrıldı ve uyumaya başladı. Siyah ve yumuşacık tüyleri vardı. Yine de battaniyeyle üstünü örttüm ve bir öpücük de ben kondurdum ona. Annem bunu görse iğrenirdi herhalde ve kızardı bana. Şimdi, annem hayvan düşmanı falan değil. Hatta hayvanları çok sever ama uzaktan.
Okul saati yaklaşıyordu. Günlük rutini tamamlayıp yola koyuldum. Yine kafamda değişik senaryo ve fikirler birleşip dalgınlığıma sebep oldular. Okula geldiğimde dersler başlayalı 10 dakika olmuştu. Gözlüklü, hafif kel ve sert mizaçlı olan müdürümüz (klasik müdür tipi) merdivende geç gelenleri ağırlıyordu. Bende kurbanlar arasına katıldım. Güzelce fırçamızı yedik ve sınıfa doğru yürümeye başladık. Sınıfa giderken, bu adamın birçok şeye kızdığını ve bize patladığını düşündüm. Çünkü herkes öyle. Bir şeylere kızar ama sesini çıkaramaz, sonra kendisinden güçsüzlere yüklenir. Güçsüz olduğumuzdan değilde, işte...
Fizik öğretmeni geç kalmama çok kızmadı. Kendisi sınıf öğretmenimizdir. Yine en arkaya geçtim. Fizikten hiç anlamam ama hocayı sevdiğim için nezaketen soruları çözmeye çalışırdım. Fakat müdüre aklım takılmıştı iyice. Yanımdaki camdan hafiften yere düşmeye başlayan yağmur damlalarını gördüm. Sonra derin düşüncelere daldım yine.
Suratsız insanların katlanılmaz tripleri, seni önemsermiş gibi dır dır eden öğretmenler, açıkta kalmamak için rehberlik bölümünü okuyup hiç işe yaramayan insanlar, birkaç kişi hariç, hiç sevmediğin yüzlerce çocuk ve hepsini bir arada bulunduran kocaman bir binaydı okul.
Eğitim sistemi, balıkların ağaca tırmanmasını istiyordu. Başaramayanlar hayatlarına niteliksiz, daha doğrusu işsiz olarak devam ediyorlardı. Sadece sayısalcıların kazandığı bir dönemdeydik çünkü. Sporcu olmak isteyen işsiz, sözel okuyan işsiz, meslek lisesine giden de "serseri" olarak çıkıyordu içeriden.
Daha doğru düzgün Türkçe bilmeyen çocuklara, 2. sınıfta ingilizceyi dayatıyorlar. Tüm çocukların öğrenmesi gereken şeyler, kadın erkek eşitliği, aile kavramı, vatan millet sevgisi ve din iken, yaş ağaçların hepsine matematik aşılamaya çalışıyorlar. Çocuk dışarda top oynamak isterken, tonlarca ağırlığın altında eziliyor ve bunu ailesi dahil kimse anlamıyor. Bir yerden sonra kimsenin kendisini anlamadığını ve yardımcı olamayacağına ikna oluyor çocuk. Ardından vurdumduymaz bir nesil yetişiyor. Bırakın çocuklar sevdiği türkülerle büyüsün.
Ayrıca ailelerde 3 kuruş parasının yarısını kitaplara harcayıp, çocuklarının başarısız olduğunu görünce, çocuklara bağırıp çağırıyorlar. Çünkü çocukların suçu, yatkın olmadığı bir konuda başarısız olmak. Oysa herkes yatkın olmadığı bir konuda çok başarılı olur. Sıkıntı biz gibi çocuklarda galiba değil mi ? Çoğunun ailesi de şey zaten, kendisi bir yere varamamış ama çocukları doktor, mühendis falan olmalı. Tabi kimse fabrikadan hangi özelliklerle çıktığımıza bakmıyor.
Memlekette herkesin fikir özgürlüğü var ama kimsenin fikrini açıklama özgürlüğü yok. Çünkü sizin yerinize konuşan ve sizin yerinize kararlar alan bir sürü insan var. Herkes haklı bu toplumda. Haksız olan yok. Zaten kimseyi de haksız olduğuna ikna edemezsiniz. Çünkü bilenler susuyor, bilmeyenlerse çenesini kapatmıyor. Herkesin kusursuz fikirleri var ama ne hikmetse hiçbiri o fikirlerle yol almamış. Zaten okuyan da yok. Galiba yönetimin hedefi bu. Okuyan cahiller yetiştirmek. Baya da başarılılar aslında. Okuma yazma oranı %99 iken, okumuş işsiz sayısı milyonlara dayandı. Toplum olarak bize tokat atana diğer yanağımızı çeviriyoruz maalesef. 4 - 5 yılda bir akıl almaz fikirler ve yeniliklerle karşımıza çıkıyor siyasiler. Bir daha ki 4 - 5 seneye kadar aynı tas aynı hamam.
Hak edenin değilde torpilin kazandığı bir yerdeyiz. Ben gibi kimi kimsesi olmayan garibanlar işsiz kalıyor işte. Bize dini öğütleyen, kötülüklerden uzak durmamızı isteyenin neden ruhu şeytanda? İnsanları koyun gibi kullanmaya çalışıyorlar. Garip olan, çoğu insan bu durumdan memnun. Kurunun yanında yaş da yanıyor. Kimse görmese ya da görmek istemese de, koskocaman bir gençliği alevlerin arasına atıyorlar. Miting meydanlarında önemsermiş gibi halkı dinleyen siyasiler, ateşler içinde yanıp bağıran gençliğin seslerini duymuyor.
Bazı çocuklar var tüm bunlara boyun eğen. Eğitimin ve toplumun istediği gibi olamayınca kendini değersiz hissediyor hepsi. Birer birer kaybediyoruz herkesi.
Tenefüs ziliyle kendime geldim. Bunca fikir ve düşünceyi kimseye anlatamamanın verdiği yükle ezilmiştim. Tabii kimse farketmemişti. Herkes kendi derdiyle meşgul sonuçta. Herkes sevgi ve saygıya aç. Çünkü sevilmeden sevmesi ve saygı görmeden saygı göstermesi isteniyor çocuklardan. Onlarda insanların kendilerini sevmesi için bir sürü şey deniyorlar. Ama bilmiyorlar ki, insanlar seni sevsin istiyorsan, yol yapacaksın.
submitted by itinbiri to u/itinbiri [link] [comments]


2020.05.22 14:28 ithinksoco Sosyal Medya Tüketici Satın Alma Davranışını Nasıl Etkiler?

Sosyal Medya Tüketici Satın Alma Davranışını Nasıl Etkiler?
Sosyal medya, her ne kadar bireylerin arkadaşlarının ve ailelerinin fotoğraflarını paylaşmaları için bir platform olarak başlamış olsa da, günümüzde özellikle işletmeler için çok daha etkili hale geldi. Sosyal medya artık işletmelerin pazarlama stratejilerinin önemli bir bileşeni olarak karşımıza çıkıyor.
İnsanlar her zamankinden daha fazla çevrimiçi alışveriş yapıyor ve bu sayı giderek artıyor. Daha fazla insan alışveriş yapmak için bilgisayarlarına ve mobil cihazlarına yöneldikçe işletmeler ürün ve hizmetlerini tüketicilerin karşısına daha aktif çıkarmak için uğraşıyorlar. Bunun için de yeni reklam yolları aramaya başlıyorlar.
Geleneksel reklamcılık yöntemleri büyük ölçüde medyanın bir yerlere yerleştirilmesine dayanıyordu; gazetelerde, televizyon reklamlarında ve hatta açık hava reklam panolarında reklam yayınlamak geleneksel reklamcılığın birer parçası olarak karşımıza çıkıyor. Ancak dünya değiştikçe, reklam verenlerin insanların karşısına çıkmak ve satış için onları nelerin etkilediğini bulmak için kullanmaları gereken yeni yöntemler de var. Bunları gerçekleştirmek için en büyük yeni pazarlardan biri de sosyal medya platformlarıdır.
Sosyal medya platformları hem insanları etkileme oranıyla, hem de kullanıcı sayısıyla işletmeler ve markalar için uygun bir pazar alanı haline geldi. Özellikle Facebook ve Instagram, kullanıcıların yoğun olarak aktif olduğu ve yeni keşifler yaptığı platformlar. Sadece Instagram’ın Türkiye’deki kullanıcı sayısına bir bakın!

https://preview.redd.it/6zs05yc38b051.png?width=1073&format=png&auto=webp&s=d7870bc7b18a1a7103991278b89f5f68b5ddcad6
Temel işlevinde sosyal medya, arkadaşlarımız ve ailemizle bağlantı kurmamızı ya da yeni insanlarla tanışmamızı sağlar. Ancak sosyal medyayı kullanma süremiz arttıkça, paylaştığımız bilgi sayısı da artıyor. Arkadaşlarımıza ve ailemize keşfettiğimiz, beğendiğimiz şeyler hakkında bilgi veriyoruz, farklı insanların paylaştığı bilgileri alıyoruz, paylaşabileceğimiz yeni şeyler arıyoruz. Beğenip paylaştığımız şeyler arasında elbette ürün ve hizmetler de var.

Tüketici Satın Alma Davranışını Etkileyen Sosyal Medya Faktörleri

Marka tasarımı , web sitesi trafiği ve kullanıcı katılımı gibi şeyler ürünlerinizi ve hizmetlerinizi satabilmek için iyi bir başlangıçtır, ancak sosyal medya pazarlamasını önemli kılan şeyler bunlarla sınırlı değildir. Sosyal medya, ya da daha doğrusu sosyal medya yoluyla yayılması kolay olan içerik insanların işletme ve markalara dair olumlu düşünceler geliştirerecek belirli davranışlarda bulunma yeteneğine sahiptir.
Sosyal medya pazarlaması düşünüldüğünde, pazarlamacıların ve tüketicilerin farklı hedef ve beklentileri olduğu anlaşılmaktadır.Pazarlamacıların çoğunluğu için marka bilinirliğini artırmak(%69), web trafiğini artırmak (%52) ve kitlelerini (%46) büyütmek, sosyal medyada bir numaralı hedefleridir. Ancak tüketiciler, sevdikleri markalar ile daha samimi bir ilişki ve daha güvenilir bir iletişim arıyorlar. Onlar için kitleyle etkileşim %61 oranla en önemli kriter olarak karşımıza çıkıyor. Ardından şeffaflık (%45) ve güçlü müşteri hizmeti (%44) geliyor.
İşletmeler kullanıcıyı etkileyecek yeni parlak fikirler ararken, tüketiciler öncelikle markayla daha iyi bağlantı kurmak istiyor. Bu, yüksek kaliteli içerik üretmenin yanında yorumlara ve sorulara yanıt vermek için daha fazla zaman harcamamız gerektiği anlamına mı geliyor? EVET.
Kullanıcıların isteklerine cevap vererek satın alma sürecinin ilk aşaması olan FARKINDALIK basamağını gerçekleştirmiş olursunuz. Bu da tüketicilerin sizi tanıyıp değerlendirme sürecinde size ekstra puan kazandırır.

https://preview.redd.it/of4cyqv98b051.png?width=605&format=png&auto=webp&s=9f7b338730406bbd528fc31c2b613bd968f1f023
Daha önce de belirtildiği gibi, sosyal medya tüketicileri satın alımlarında etkilemekte büyük rol oynayabilir. Yukarıda görebileceğimiz gibi tüketiciler öncelikle ilgi ve ihtiyaçlarına yönelik hizmet sunan markaların farkına varırlar. Daha sonra o markaya dair bir araştırma ve inceleme yaparak ilgilerini karşılayıp karşılamadıklarına bakarlar. İlgilerini karşılayan markalar arasından alternatifleri değerlendirerek bir karar verme sürecine girerler. Bu karar verme sürecinden sonra satın alma davranışlarını gerçekleştirirler. Karar verme sürecinde etkili olan faktörleri şöyle sıralayabiliriz:
Kullanıcı ve Influencer Yorumları: “Influencer” terimi, sosyal medyada önemli bir takibe sahip olan bireyleri ifade eder. Influencer’lar sosyal medyada bilgilidir ve sıklıkla kullandıkları ürünlerin mağazasını veya markasını etiketleyerek bu markalara yeni hedef kitle sağlayacak geniş bir erişim alanı sunarlar. Mesajlarının sponsorlu olup olmadığına bakılmaksızın, takipçiler kullanılan ürünün ya da hizmetin güvenilirliğine ve kalitesine ikna olup satın alma davranışına yönelirler.
Çok takipçili influencer’ların yanı sıra daha “gerçek” kullanıcıların yorumları ve görüşleri satın almayı düşünen insanları etkileyen bir diğer faktör. Sosyal medyanın ilk amacı insanları birbirine bağlamak ve bilgi paylaşmalarına izin vermekti. Artıksosyal medya, kullanıcıların bir ürün veya marka hakkındaki düşüncelerini daha hızlı ve daha geniş erişimle duyurmaları için güçlü bir araç haline geldi. Tüketicilerin %81'i sosyal medyadaki arkadaşların ve kullanıcıların önerilerine göre satın alma kararlarının gerçekletiğini söylüyor.
“Trend” ve “Popüler” algoritmalar: Facebook ve Instagram gibi platformlar, haber yayınlarında yayınları kronolojik olarak göstermek yerine daha fazla etkileşime sahip yayınları görüntülemeye başladı. Markalar ve işletmeler, içeriklerindeki beğenileri, yorumları ve paylaşımları arttırarak bu algoritmadan yararlanabilir. Bu hareket aynı zamanda şirketler ve tüketiciler arasındaki etkileşimi ve genel marka imajını etkileyebilir. Kitlesiyle içli dışlı olan bir marka, diğer kullanıcılara sempatik ve güvenilir gelecektir ve kullanıcılar bu güveni veren markalardan alışveriş yapmak isterler.
Sosyal medya reklamcılığı: Sosyal medya sürekli olarak daha geniş bir kitleye ulaştıkça, sosyal medya reklamcılığı aşırı odaklı hedeflemeyi mümkün kılmıştır. Kullanıcılar kendi ilgi ve ihtiyaçlarıyla ilgili bir reklam görüklerinde, markayı ve işletmeyi inceleme ve araştırma eğilimindedirler. Araştırmadan sonra karar verilir ve satın alma davranışı gerçekleşir.

Markalar Sosyal Medyada Neden Var Olmalı?

Çevrimiçi alışverişin bu kadar yaygınlaşması, e-ticaretin sosyal platformlar üzerinde de başlamasını ve işletmelerin sosyal medyada var olmasını zorunlu kıldı. Sprout Social tarafından yapılan bir araştırma, katılımcıların en az %90'ının sosyal medyada takip ettikleri markalardan alışveriş yaptığını gösteriyor. Kesin olan bir şey var ki, tüketiciler markanızın sosyal medyada aktif olmasını bekliyor.
Yukarıdaki noktaya ek olarak, bir işletmenin sosyal medyadaki varlığı satın alma davranışı üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Şu şekilde ifade edelim: Bir marka sosyal medya kullanıcılarından ve müşterilerden her türlü ilgiye sahip olsa bile, sosyal medyadaki varlığının yetersiz olmasıyla, kitleleri marka güvenilirliği adına ikna etmek zor olacaktır. Ürünlerini ya da hizmetleri sergileyen ve değerini ortaya koyan gönderiler, ziyaretçileri takipçilere ve alıcılara dönüştürmeye yardımcı olacaktır.
Güçlü gönderiler ile işletmeler genellikle daha fazla takipçi çekebilecek, bu da satın alma kararlarını artırmanın diğer temel bileşeni olacak. Çok sayıda takipçi görmek, yeni insanlara başkalarının markanın farkında olduğunu, gönderilerinden eğlendiklerini ve ürünlerinden memnun olduklarını söylüyor. Basit bir matematikle; İyi mesajlar verirseniz daha çok takipçi elde edersiniz. Daha çok takipçi elde ederseniz, daha yüksek satış olasılığına sahip olursunuz.
Bu gerçekleri göz önünde bulundurarak, tüketici satın alma davranışının nasıl çalıştığını anlamak, sosyal medya reklamcılığına ve diğer pazarlama taktiklerine yatırım yapmadan önce en iyi uygulamalarınızı oluşturmanıza yardımcı olabilir .
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere!
Diğer yazılarımız için https://www.ithinkso.co/blog adresini ziyaret edebilirsiniz.
submitted by ithinksoco to u/ithinksoco [link] [comments]


2020.05.12 10:06 EfeDemir22 Aklıma takılan bazı dini sorular

Merhabalar ilk başta belirtiyim ki ben şu anlık ateist değilim. Açıkçası olmak da istemiyorum çünkü adapte olabileceğimi sanmiyorum fakat dinin de benim bildiğim kadarıyla celiskilerinin olduğunu görüyorum. Benim cahilligimden de kaynaklanabilir fakat bunu yazma sebebim de bu zaten. Eğer sorularima mantığa (en azından benim mantigima) uygun cevaplar verirseniz çok sevinirim. Hem bir insani Müslümanliga dondurursunuz hem de ben size minnettar olurum. 1- Allah bizi niçin yarattı? Büyük ihtimalle şu iki cevaptan birini veya ikisini de vereceksiniz. İlki Allah'ın bizi ona kulluk etmemiz için yaratması. Fakat Allah kudreti, gücü sınırsız bir varlık değil mi? Neden kendisine kulluk edilmesine ihtiyaç duysun ki? Hani Yunan mitolojisinde Zeus kendisine sukredilmesini ve kendisinin anılmasını istiyor çünkü eğer anilmaz ise gücü azalıyor ve yeraltindan başka bir tanrı çıkıyor ve kıyamet geliyor. Fakat Allah'ın gücü sınırsız dolayısıyla böyle bir şeye de ihtiyacı yok. Diğer vereceğiniz cevap ise sinanmak. Fakat bu da mantıksız çünkü Allah neden bizi sınamak istesin ki? Allah gaybi, geleceği zaten biliyor İslam'a göre öyle değil mi? Yani biz yaratılırken de bizim neler yapacağımızı biliyordu. O zaman zaten bildiği bir canlıyı niye sınamak istesin ki? Kendimi anlatamamis olabilirim o yüzden örnek veriyim: Dediğim şey benim bir robot yapıp onun kodlarını bir metre ötedeki bir nesneyi almasına programlayip, sonra o nesneyi alınca ona ceza vermem gibi bir şey. Allah zaten yaratırken bizim ne yapacagimizi biliyorsa bizim öz irademizin olduğunu kim iddia edebilir? Ne de olsa yapacağımız tek bir şey var ve onu da Allah biliyor. Bildiğin bir şeyi niye sınamak isteyesin ki? Hani Allah'ın yapacağımızı bildiği bir gelecekler toplulugu olsa ve oradaki seçeneklerden birini tercih edip ona göre cezasını çeksek tamam ama o zaman da Allah'ın her şeyi bildiğini söyleyemeyiz. Bu da benim gelecekte olacak bir olayın tüm ihtimallerini söyleyip onlardan biri olunca her şeyi bildigimi iddia etmem gibi saçma bir şey. Yani İlim sıfatı ile sinanma bir çelişki içerisinde. Ya Allah her şeyi bilemez ya da Allah bizi sınamak için yaratmamis. Ayrıca biliyorsunuz ergenlik çağına girmeden ölen bir insan iyiyi ayırt edemediği için direkt cennete gidiyor. Bu da sinanmaya haykiri. Eğer biz sinanmak için buraya geldiysek neden doğruyu ayırt edemeyen çocuklar daha ergenlik çağına girmeden ölüyor? Bu da sinanma argumanina haykiri. Madem herkesin dediği bu şeyler, bizim yaratılış amacımız değil ise öyleyse bizim yaratılış amacımız ne? Kur'an da biz cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsin diye yarattım diyor fakat onun sebebini zaten yukarıda belirttim. Bana yukarıda belirttiğim 2 sebep dışında şeyler söylerseniz sevinirim.
submitted by EfeDemir22 to ToplumsalTartishma [link] [comments]


2020.03.14 14:01 sum-poopins Bir Yalan Haber Sitesi ve Medyanın 'Güvenli Su Listesi' Yalanı

Su firmalarını belli kriterlere göre sıralayan aşağıdaki listeyi bir kısmınız görmüştür. Görmediyseniz bile haberlerde duymuşsunuzdur. Haber sitelerinin, gazetelerin ve kanalların pek sevdiği ve tüketicilerin yoğun ilgi gösterdiği bu liste, ne kadar doğrudur? Bir bilimselliği var mıdır? İşte bu soruları araştırmaya başladığımda, kendimi çok garip bir alemin içinde buldum. Sizi de, kendimle beraber bu kara deliğe çekeceğim.
https://i.imgur.com/X5DcKTJ.png
Olaya başlamadan önce, listenin kaynağı olan “Gıda Güvenliği Hareketi” sitesini şöyle bir inceleyelim.
https://i.imgur.com/LejgZT2.png
Sitenin ana sayfasından alınan bu görüntüde, ilk olarak birkaç şey insanın dikkatini çekiyor.
Birinci olarak, ortada paylaşılmış çocuklu resim çok ucuz ve kötü bir propaganda parçasıdır. Bitkiler ile insanlar çok ayrı metabolizmaya sahiptir. Eğer benzer metabolizmaya sahip olsaydık bile, insanların sadece suyla yaşaması gerektiğini düşünmek çok abes kaçacaktır. Bu yüzden, bu parça, İngilizcede bu aralar popüler olan bir deyimle bir “boomer meme” olmaktan öteye gidemiyor. Yani yaşlı ve yanlış bilgiler saçan kişilerin bir Facebook paylaşımından başka bir şey değil.
İkinci olarak, Gıda Güvenliği Hareketi sitesi, Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Atom Enerjim Kurumu, ABD İlaç ve Yiyecek Dairesi (FDA) ve Avrupa Yiyecek Güvenliği Otoritesi’nin (EFSA) hepsinin şeytana doğrudan bağlı yapılar olduğunu iddia ediyor. Bunun ne kadar abes ve saçma olduğunu açıklama gerek bile yok. Gıda Güvenliği Hareketi, bütün iddialarına rağmen bilimsellikten ve hatta genelgeçer mantıktan tamamen uzak bir yol izliyor. Gerçeklikle bir bağlantısı olmayan komplo teorileri yayarak, insanların var olan kurumlara güvencini sarsmayı amaçlıyor.
https://i.imgur.com/v61Bcnp.png
Üçüncü olarak, sitede aşı karşıtlığının savunulduğu görülüyor. Linke tıklanılınca, birkaç Youtube videosu ortaya çıkıyor. Bu videolarda, aşıların “etkisiz, gereksiz ve tehlikeli” olduğu söyleniyor. “Kanseri iyileştiren kolay ve doğal yöntemler” denilen şeylerden bahsediliyor (böyle şeyler yoktur ve bunu denemek, bu yolu izleyenlerin ölümüne yol açmıştır. Örn. Steve Jobs önlenebilir bir kanseri, tıp yerine doğal yöntemlerle tedavi etmeye çalıştığı için ölmüştür).
https://i.imgur.com/0XsGgXg.png
Sitede biraz daha gezinince, aşı karşıtı başka yazılar ortaya çıkıyor. Aşıyı savunan insanları pharma troll, yani ilaç firması trolü olmakla suçluyorlar ve bilimsel bir kanıt sunamayacaklarını iddia ediyorlar. Gezinmeye devam edildiğinde, ünlü “aşılar otizme yol açıyor” iddiasını savundukları da görülüyor.
https://i.imgur.com/lkUpqaf.png
Şunu baştan kesinleştirelim: aşı karşıtlığının bilimsel hiçbir dayanağı yoktur. Aşıların etkileri ve oldukça güvenli oldukları bilimsel olarak defalarca gösterilmiştir. Aşılar hakkında yanlış bilinen kimi gerçekleri öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Aşıların otizme yol açtığı iddiasını bir inceleyelim. Bu, 1998’de Lancet’ta Dr. Andrew Wakefield’ın yayımladığı bir makaleye dayanıyor. Aşılar ve otizm hakkında bir ilişki olduğunu ileri süren bu makale tartışma yaratmıştır. Makalenin istatistiksel bir dayanağı yoktur, bilimsel bir çalışmada temel yeri olan kontrol grubu yoktur, doğrudan ölçümler yerine insanların hafızalarına güvenmektedir ve vardığı sonuçlar istatistiksel olarak geçersizdir. Ancak bu makale kimi gruplar tarafından popülerleştirilmiş ve çok ilgi çekmiştir. Hem bunun etkisiyle hem de bilimsel olarak geçerliliğini sınamak için, bilimde kullanılan klasik bir yöntem izlenmiştir: bilim insanları, deney sonucunu tekrarlamaya çalışmışlardır. Ancak defalarca ve orijinal makaledekinden çok daha iyi yöntemlerle denemelerine rağmen, deney sonuçları hiçbir seferinde tekrarlanamamıştır.
Aşıların etkililiği ise çok fazla farklı açılardan kanıtlanabilir fakat sadece şu sayıları vermek bile yetecektir.
Aşı karşıtlığının verdiği zararlara gelecek olursak, 2000’de aşılar sayesinde bu hastalıklar silindi denmesine rağmen, aşı karşıtlığı yüzünden kimi salgın hastalıklar tekrar çıkmaya başlamıştır.
https://i.imgur.com/5NxKOEd.png
https://i.imgur.com/Eb4CXzW.jpg
Kısacası, Gıda Güvenliği Hareketi, aşı karşıtlığı gibi bir yalan bilgiyi yıllardır sürekli olarak yayıyor ve insanlara “sağlığınızı düşünüyoruz” adı altında zarar veriyor. Bu gibi yalan bilgilerin yayılması ve kaçınılmaz olarak insanlara zarar vermesinde, bu tarz kişilerin ve sitelerin çok büyük bir sorumluluğu vardır.
Dördüncü olarak, sitede başka yalan haber örnekleri de mevcut. Örneğin şu haberi inceleyelim.
https://i.imgur.com/1M6JBTr.png
Forklorofenuron kimyasalı, 2. kategori bir karsinojendir. Yani, insanlarda kanser yapmasından şüphe duyulmaktadır. ABD Çevre Koruma Ajansı’nın bildirdiğine göre, haberde söylenilenin aksine, herhangi bir nörotoksisite göstermemektedir. 2017’de bir bilimsel literatür taraması bu söylenilenle aynı sonuca varmıştır. Yani, Gıda Güvenliği Hareketi bir kez daha yalan haber yaymaktadır.
İnsanlarda kanser yaptığından şüphe duyulsa da, bugüne kadar yapılan hiçbir bilimsel çalışma, forklorofenuron kimyasalının insanlarda kanser yaptığını gösterememiştir. Başka bir deyişle, bilimsel otoriteler tarafından bu kimyasal hakkındaki çalışmalar sürdürülse bile, Gıda Güvenliği Hareketi’nin iddia ettiği gibi kanser yaptığı gösterilmiş bir şey değildir. Hareket, bu tarz bir haberi paylaşarak, yalan bilgi yaymaktadır. Bilimsel süreç kanıt bazlı hareket eder ve şüphelenilen her duruma “kesin öyleymiş gibi” yaklaşılmaz. Ancak Hareket, bunu önemsememekte ve kendi yalanlarını yaymak için, bir kez daha bilimsel otoriteye olan güveni sarsmaya çalışmaktadır. “Resmi raporlara göre sağlıklı olduğu iddiası” lafının kullanılması bile bunu göstermektedir. Kurumların, bilimselliğe dayanan direktiflerini sadece iddia diye sunarken, kendi desteksiz ve hatta bilimsellikle çatışan anlatısını mutlak doğruymuş gibi sunmaktadır.
Bu haberin Sabah Gazetesi’nden alıntılandığı ve aynı zamanda onların da mesuliyet altında olduğunu da belirtmek gerekir.
Beşinci olarak, sitenin profesyonellikten uzak olduğu hemen fark edilmektedir. Birinci maddede verilen örnek, sayısız yalan haber, site tasarımı, sık sık karşılaşılan yazım hatalarının yanısıra, şu tarz paylaşımlar da yapılmaktadır. Burada kullanılan dil aşırı derecede yönlendiridicir ve paylaşılan şey herhangi bir haber niteliği taşımamakta, sadece bir tepki içermektedir. Bilimsel bir şekilde davrandığını iddia eden veya habersel bir değer sahip olduğunu iddia eden bir grup için, böyle bir davranış tamamen uyumsuzdur.
https://i.imgur.com/YJONfCf.png
TÜRKİYE AMBALAJLI SU RAPORU
Yukarıdan görüleceği üzere, Gıda Hareket’inin sitesi hiç de güven saçan bir yer değil. Hatta tam tersine, insanlara zarar verecek ve salgın hastalıkların tekrar ortaya çıkarak ölümlere yol açmasına katkı yapacak bir yol izliyor. İnsanların dünyadaki ve Türkiye’deki kurumlara güvenini, doğru düzgün bir kanıt göstermeden, kendi amaçlarına ulaşmak için zedelemeye çalışıyor. Yeri geldiğinde bunu şeytana bile bağlıyor.
Peki gel gelelim, Türkiye’deki medyanın ve insanların çok ilgisini çeken Türkiye Ambalajlı Su Raporu’na.
Rapora ulaşmak için tıklandığında, bir kitap reklamı yapıldığını görüyoruz. Bu kendi başına bile, siteye olan güveni azaltmaya yetmelidir çünkü işin arkasında, siteyi kuranların ticari bir amaç güttüğünü göstermektedir. Yani kendi fikirlerini pazarlamaktadırlar ve çıkar çatışması olduğu için, sundukları bilgiye daha bile şüpheli yaklaşmak gerekmektedir. Sitenin mevcut formatıyla beraber düşünüldüğünde, bu şüphe katlarca artmaktadır.
https://i.imgur.com/bv6d8RN.png
Sonunda ünlü tabloya bakıyoruz. Tablo, Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı laboratuvar analizlerinden toplanan verilerle oluşturulmuştur veya en azından böyle olduğu iddia edilmektedir. Bu analizlerin sayı, ruhsat veya protokol numaraları verilmiştir. Sudaki maddeler, olması gereken ve olmaması gereken diye iki tabloya ayrılmıştır. Bunlar ilk bakışta düzgün görünen şeyler. Ancak tabloda ‘Suyun Toplam Puanı’ diye bir şey olduğu görülmektedir. Buradaki puanlama, herhangi bir bilimsel bilgiye dayandırılmamaktadır ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin belirlediği keyfi bir standarda göre yapılmaktadır. Zira böyle bir puan sistemi olması da düşünülemez çünkü her bir kimyasalın yararı veya zararı, özellikle zararı, kendi içinde değerlendirilmelidir.
https://i.imgur.com/w7U4Bhm.png
Bu tabloda sunulan verileri daha çok araştırınca, karşımıza şöyle bir durum çıkmaktadır.
Bahsi geçen analizler, T.C. Tüketici Güvenliği ve Halk Sağlığı Laboratuvarları Dairesi Başkanlığı tarafından yapılmaktadır. Bu dairenin dediğine göre, “Kamu kurum-kuruluşları veya firmalar veya şahıslar tarafından getirilen” örnekler belli bir ücret karşılığında analiz edilmektedir. Ancak daha önce bahsettiğim gibi, analizi yaptıran kişiler bu sonuçları paylaşmadığı sürece onlara ulaşamıyoruz ve çoğu da paylaşmıyor. Bu yüzden bu tabloda bahsedilen verilerin ne kadar doğru olduğu hakkında bir şüphe var.
Ancak buna rağmen, kimi raporlara ulaşılabiliyor. Örneğin, ilk beşteki Atlantis markası, 05.09.2018 tarihli raporu kendisi paylaşmıştır ve tabloda verilen değerlerle uyuşmaktadır (unutmayın, puanlar tamamen ayrı bir mesele). Öte yandan, yine ilk beşteki Fuska Su’yun kendi sitesinde paylaştığı raporlardaki protokol numarası ile Gıda Hareketi’nin verdiği protokol numarası uyuşmamaktadır.
Gıda Güvenliği Hareketi’nin kendisi, veri toplama hakkında şunları söylemiştir.
“Türkiye’de su analiz verilerini toplamanın hayli zor olduğunu belirten Gıda Hareketi yetkilileri, Sağlık Bakanlığı ve su firmalarının veri erişimine izin vermediği belirtiyor. Bu yüzden bazı veriler hayli eksik, bazı firmalar verilerini Gıda Hareketi’ne düzenli gönderirken, bazıları ise ne sitelerinde yayınlıyor, ne de Gıda Hareketi’nin ısrarlı isteğine rağmen vermeye yanaşmıyor.”
Yani Gıda Hareketi’nin bu verileri toplamasının tek yolu, firmaların bu verileri kendilerinin açıklaması veya başka kişiler tarafından bu suların test için yollanması oluyor. Testlerin maliyetinin birkaç bin lira olduğu düşünülürse, bu ihtimal daha zayıf kalıyor. Bu yüzden, Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı analizler prosedüre uygun olsa bile, firmalar yollayacakları örnekleri kendileri seçerek sonuçlarla oynama yapıyor olabilirler. Bu şekilde bu listede üst sıralara çıkmaya çalışıyor olabilirler.
Yani burada verilen değerlerin en azından kimilerinin kağıt üzerinde doğru olduğu kabul edilebilir fakat bir kısmının da firmaların açıklamalarıyla uyuşmadığı görülüyor. Bunların dışında da, oldukça ciddi sorunlar mevcut. Sağlık Bakanlığı yaptığı açıklamada şunları söylemiştir.
”Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi adıyla faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşunun hazırladığı “Ambalajlı Su Raporundaki” haksız iddialara ilişkin olarak bazı hususların açıklanmasına ihtiyaç duyulmuştur. Söz konusu rapor Bakanlığımızca da incelenmiş; verilerin kaynağı, analiz metodu, analizi yapanların yetkinliği, laboratuvar koşulları vb. değerlendirildiğinde raporun bilimsel bir dayanaktan yoksun olduğu görülmüştür. Bilimselliği tartışmalı bir rapora dayanılarak haksız yere kamuoyunda infial uyandırmaya çalışmak etik bir davranış değildir.
İçme-kullanma sularının takibini düzenleyen mevzuatımız Avrupa Birliği standartlarında usul ve esaslar içermektedir Avrupa Birliği ülkelerinde ne uygulanıyorsa ülkemizde de uygulanan mevzuat aynıdır. Su dolum tesisleri, Halk Sağlığı Müdürlüklerimizce ve Bakanlığımız merkez teşkilatınca düzenli olarak denetlenmekte alınan numunelerde hem mikrobiyolojik hem de kimyasal olmak üzere toplam 56 parametrenin analizi yapılmaktadır. Analizler Ulusal Referans Laboratuvarı olan THSK Tüketici Güvenliği Laboratuvarlarında ve yetkilendirilmiş Halk Sağlığı Laboratuvarlarında yapılmaktadır.
Yapılan denetimlerde geçici aksaklık tespit edilen firmalara uygunsuzlukların neler olduğu anlatılmakta ve aksaklıklarını gidermeleri için 1 hafta süre verilmektedir. Firmalar bu eksikliklerini giderdiği zaman Halk Sağlığı Müdürlüklerimize müracaat etmekte, yapılan denetimlerde ve analizlerde eksikliklerini giderdiği anlaşılan firmalar yeniden su üretimine başlamaktadır. Tespit edilen uygunsuzluk düzeltilemeyecek boyutta ise firmanın faaliyetine izin verilmemektedir.”
Sağlık Bakanlığı, kendi laboratuvarlarında yapılan analizlerle oluşturulan bu rapora neden bilim dışı diyor? Bunun birkaç sebebi olabilir.
Bu maddeler içinden birinci madde, gösterildiği üzere doğrudur. Kendi başına bile bu raporu geçersiz kılacak kadar güçlüdür. İkinci maddedeki şüphe, oldukça yerinde bir şüphedir ve Gıda Hareketi’nin diğer konulardaki ekstrem derecede bilim dışı ve hatta bilim karşıtı tutumu, bilerek yalan haber yayması, aynı zamanda ticari çıkar çatışması olduğu düşünülürse, ikinci maddenin de bu açıklamaya katkı yaptığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Değinilmesi gereken diğer bir nokta, bakanlığın kendisinin de bahsettiği gibi, bu firmalara düzenli olarak denetlemeler yapıldığıdır. Bu denetlemelerin doğasının, raporda bahsi geçen analizlerden daha güvenli olacağını varsaymak doğrudur. Örneğin, şirketlerin örnek için yolladığı suda oynama yapmaları, bu rutin denetimlerde önlenecektir. Bu denetimlerin verilerini Sağlık Bakanlığı halkla paylaşmamaktadır fakat denetimi geçemeyen firmalar yaptırımlara uğramaktadır. Bunun dışında, zaman zaman, belli firmaların uygunsuzluklarına dikkat çekmektedirler.
İLKLERDEKİ FİRMALARLA İLGİLİ SORULAR
Ticari kaygı ve çıkar çatışmasından bahsetmişken, ilk sıralardaki firmalara da bir bakmak gerekiyor. Yazı itibariyle en son yayımlanmış listedeki (04.07.2019) ilk beşte yer alan firmalar sırayla şöyledir: Buzdağı, Beyyab, Fuska, Atlantis, Sultan.
Sağlık Bakanlığı’nın İzinli Ambalajlı Sular Listesi‘ne (3.10.2019) bakıldığında, raporda ikinci sırada olan Beyyab’ın (Osmanlıca’da su demek) bir izni olmadığı görülüyor. T.C. devletinin sağladığı internet hizmetiyle, firmaların ünvanları sorgulandığında, Beyyab Su bu kayıtlarda da görünmemektedir.
Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı, damacana suda uygunsuz bulunan firmalara ve bayilere baktığımızda, raporda ilk sırada bulunan Buzdağı’nı ve beşinci sıradaki Sultan’ı listede görüyoruz. Buzdağı Su’yun genel müdürü, Yeni Şafak’a verdiği bir ilanla bu listeye katılmalarına karşı çıkmıştı. Başka diğer haber sitelerine de benzer demeçler verdi.
MEDYANIN SORUMSUZLUĞU
Gerek rapor hakkında, gerekse rapor dışında söyledikleri şeyler ‘Gıda Güvenliği Hareketi’ni oldukça güvenilmez bir bilgi kaynağı kılıyor.
Bütün bunlar göz önüne alındığında, medyanın bu yanlış yönlendirici ve topluma zararlı raporu paylaşması büyük bir sorumsuzluk ve ‘yalan haber’ örneği haline geliyor. Pek çok küçük sitenin yanısıra, bu raporu yayımlayanhaber kaynakları arasında CNN Türk, Sözcü, Hürriyet, Sputnik News, T24, Posta, Vatan gibi büyük isimler de yer alıyor.
Öte yandan, çok nadiren de olsa böyle bir haber paylaşmamış bir haber kaynağı bulunabiliyor. Örneğin, Aydınlık Gazetesi’nde böyle bir haber görülmüyor ve tam tersine, aşağıdaki gibi bir haber yayımladığı ortaya çıkıyor.
Kaynak suyu ve mineralli suların Avrupa mevzuatları ile uyumlu olduğunu, suda denetimin ise Sağlık Bakanlığı tarafından yürütüldüğünü belirten Prof. Dr. Nevzat Artık, gıda hakkında dolayısı ile su hakkında da uzmanlığı bulunmayan insanların, bilimsellik dışı yorumlara dayanarak öne sürdükleri fikirlerin etik olmadığını ve toplumu yanlış yönlendirdiğini söyledi.
Artık, konuşmasında Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Derneği tarafından hazırlanan “Ambalajlı Su Raporunu” da konuşmasında değerlendirdi. Raporda bilimsel olmayan değerlendirme ve veriler olduğunu vurgulayan Artık, derneğin kanun gereği resmi denetleyici ve düzenleyici kuruluş olan Sağlık Bakanlığı’nı yok farz ederek, etik olmayan bir davranış sergilediğini belirtti. Artık, güncelleme yapıldığı iddiasıyla yıl içinde birkaç kez tekrar yayınlanan raporun tüketiciyi yanılttığını ve kaygılandırdığını da dile getirdi.
Sonuç olarak, Gıda Güvenliği Hareketi, uzmanlık iddia ettiği alanda topluma zarar verecek bir seviyede yetersiz kalıyor ve niyetleri hakkında soru işaretleri oluşuyor. Yayımladıkları “bilgiler” çok tepki, yani ilgi çektiği için, medyanın çok büyük bir kısmı bu oyuna ortak oluyor ve insanları yanlış bilgilendirmekten kâr ediyorlar.
submitted by sum-poopins to Turkey [link] [comments]


2020.03.14 13:52 sum-poopins Bir Yalan Haber Sitesi ve Medyanın 'Güvenli Su Listesi' Yalanı

Geçen seferki post'um burada güzel geri dönüş almıştı. Bu sefer yine benzer ama farklı bir konuda bir paylaşımla karşınızdayım. Yazı boyunca karşınıza çıkacak şeylerin, subreddit'in formatına uygun olduğunu düşünüyorum.
Su firmalarını belli kriterlere göre sıralayan aşağıdaki listeyi bir kısmınız görmüştür. Görmediyseniz bile haberlerde duymuşsunuzdur. Haber sitelerinin, gazetelerin ve kanalların pek sevdiği ve tüketicilerin yoğun ilgi gösterdiği bu liste, ne kadar doğrudur? Bir bilimselliği var mıdır? İşte bu soruları araştırmaya başladığımda, kendimi çok garip bir alemin içinde buldum. Sizi de, kendimle beraber bu kara deliğe çekeceğim.
https://i.imgur.com/X5DcKTJ.png
Olaya başlamadan önce, listenin kaynağı olan “Gıda Güvenliği Hareketi” sitesini şöyle bir inceleyelim.
https://i.imgur.com/LejgZT2.png
Sitenin ana sayfasından alınan bu görüntüde, ilk olarak birkaç şey insanın dikkatini çekiyor.
Birinci olarak, ortada paylaşılmış çocuklu resim çok ucuz ve kötü bir propaganda parçasıdır. Bitkiler ile insanlar çok ayrı metabolizmaya sahiptir. Eğer benzer metabolizmaya sahip olsaydık bile, insanların sadece suyla yaşaması gerektiğini düşünmek çok abes kaçacaktır. Bu yüzden, bu parça, İngilizcede bu aralar popüler olan bir deyimle bir “boomer meme” olmaktan öteye gidemiyor. Yani yaşlı ve yanlış bilgiler saçan kişilerin bir Facebook paylaşımından başka bir şey değil.
İkinci olarak, Gıda Güvenliği Hareketi sitesi, Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Atom Enerjim Kurumu, ABD İlaç ve Yiyecek Dairesi (FDA) ve Avrupa Yiyecek Güvenliği Otoritesi’nin (EFSA) hepsinin şeytana doğrudan bağlı yapılar olduğunu iddia ediyor. Bunun ne kadar abes ve saçma olduğunu açıklama gerek bile yok. Gıda Güvenliği Hareketi, bütün iddialarına rağmen bilimsellikten ve hatta genelgeçer mantıktan tamamen uzak bir yol izliyor. Gerçeklikle bir bağlantısı olmayan komplo teorileri yayarak, insanların var olan kurumlara güvencini sarsmayı amaçlıyor.
https://i.imgur.com/v61Bcnp.png
Üçüncü olarak, sitede aşı karşıtlığının savunulduğu görülüyor. Linke tıklanılınca, birkaç Youtube videosu ortaya çıkıyor. Bu videolarda, aşıların “etkisiz, gereksiz ve tehlikeli” olduğu söyleniyor. “Kanseri iyileştiren kolay ve doğal yöntemler” denilen şeylerden bahsediliyor (böyle şeyler yoktur ve bunu denemek, bu yolu izleyenlerin ölümüne yol açmıştır. Örn. Steve Jobs önlenebilir bir kanseri, tıp yerine doğal yöntemlerle tedavi etmeye çalıştığı için ölmüştür).
https://i.imgur.com/0XsGgXg.png
Sitede biraz daha gezinince, aşı karşıtı başka yazılar ortaya çıkıyor. Aşıyı savunan insanları pharma troll, yani ilaç firması trolü olmakla suçluyorlar ve bilimsel bir kanıt sunamayacaklarını iddia ediyorlar. Gezinmeye devam edildiğinde, ünlü “aşılar otizme yol açıyor” iddiasını savundukları da görülüyor.
https://i.imgur.com/lkUpqaf.png
Şunu baştan kesinleştirelim: aşı karşıtlığının bilimsel hiçbir dayanağı yoktur. Aşıların etkileri ve oldukça güvenli oldukları bilimsel olarak defalarca gösterilmiştir. Aşılar hakkında yanlış bilinen kimi gerçekleri öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Aşıların otizme yol açtığı iddiasını bir inceleyelim. Bu, 1998’de Lancet’ta Dr. Andrew Wakefield’ın yayımladığı bir makaleye dayanıyor. Aşılar ve otizm hakkında bir ilişki olduğunu ileri süren bu makale tartışma yaratmıştır. Makalenin istatistiksel bir dayanağı yoktur, bilimsel bir çalışmada temel yeri olan kontrol grubu yoktur, doğrudan ölçümler yerine insanların hafızalarına güvenmektedir ve vardığı sonuçlar istatistiksel olarak geçersizdir. Ancak bu makale kimi gruplar tarafından popülerleştirilmiş ve çok ilgi çekmiştir. Hem bunun etkisiyle hem de bilimsel olarak geçerliliğini sınamak için, bilimde kullanılan klasik bir yöntem izlenmiştir: bilim insanları, deney sonucunu tekrarlamaya çalışmışlardır. Ancak defalarca ve orijinal makaledekinden çok daha iyi yöntemlerle denemelerine rağmen, deney sonuçları hiçbir seferinde tekrarlanamamıştır.
Aşıların etkililiği ise çok fazla farklı açılardan kanıtlanabilir fakat sadece şu sayıları vermek bile yetecektir.
Aşı karşıtlığının verdiği zararlara gelecek olursak, 2000’de aşılar sayesinde bu hastalıklar silindi denmesine rağmen, aşı karşıtlığı yüzünden kimi salgın hastalıklar tekrar çıkmaya başlamıştır.
https://i.imgur.com/5NxKOEd.png
https://i.imgur.com/Eb4CXzW.jpg
Kısacası, Gıda Güvenliği Hareketi, aşı karşıtlığı gibi bir yalan bilgiyi yıllardır sürekli olarak yayıyor ve insanlara “sağlığınızı düşünüyoruz” adı altında zarar veriyor. Bu gibi yalan bilgilerin yayılması ve kaçınılmaz olarak insanlara zarar vermesinde, bu tarz kişilerin ve sitelerin çok büyük bir sorumluluğu vardır.
Dördüncü olarak, sitede başka yalan haber örnekleri de mevcut. Örneğin şu haberi inceleyelim.
https://i.imgur.com/1M6JBTr.png
Forklorofenuron kimyasalı, 2. kategori bir karsinojendir. Yani, insanlarda kanser yapmasından şüphe duyulmaktadır. ABD Çevre Koruma Ajansı’nın bildirdiğine göre, haberde söylenilenin aksine, herhangi bir nörotoksisite göstermemektedir. 2017’de bir bilimsel literatür taraması bu söylenilenle aynı sonuca varmıştır. Yani, Gıda Güvenliği Hareketi bir kez daha yalan haber yaymaktadır.
İnsanlarda kanser yaptığından şüphe duyulsa da, bugüne kadar yapılan hiçbir bilimsel çalışma, forklorofenuron kimyasalının insanlarda kanser yaptığını gösterememiştir. Başka bir deyişle, bilimsel otoriteler tarafından bu kimyasal hakkındaki çalışmalar sürdürülse bile, Gıda Güvenliği Hareketi’nin iddia ettiği gibi kanser yaptığı gösterilmiş bir şey değildir. Hareket, bu tarz bir haberi paylaşarak, yalan bilgi yaymaktadır. Bilimsel süreç kanıt bazlı hareket eder ve şüphelenilen her duruma “kesin öyleymiş gibi” yaklaşılmaz. Ancak Hareket, bunu önemsememekte ve kendi yalanlarını yaymak için, bir kez daha bilimsel otoriteye olan güveni sarsmaya çalışmaktadır. “Resmi raporlara göre sağlıklı olduğu iddiası” lafının kullanılması bile bunu göstermektedir. Kurumların, bilimselliğe dayanan direktiflerini sadece iddia diye sunarken, kendi desteksiz ve hatta bilimsellikle çatışan anlatısını mutlak doğruymuş gibi sunmaktadır.
Bu haberin Sabah Gazetesi’nden alıntılandığı ve aynı zamanda onların da mesuliyet altında olduğunu da belirtmek gerekir.
Beşinci olarak, sitenin profesyonellikten uzak olduğu hemen fark edilmektedir. Birinci maddede verilen örnek, sayısız yalan haber, site tasarımı, sık sık karşılaşılan yazım hatalarının yanısıra, şu tarz paylaşımlar da yapılmaktadır. Burada kullanılan dil aşırı derecede yönlendiridicir ve paylaşılan şey herhangi bir haber niteliği taşımamakta, sadece bir tepki içermektedir. Bilimsel bir şekilde davrandığını iddia eden veya habersel bir değer sahip olduğunu iddia eden bir grup için, böyle bir davranış tamamen uyumsuzdur.
https://i.imgur.com/YJONfCf.png
TÜRKİYE AMBALAJLI SU RAPORU
Yukarıdan görüleceği üzere, Gıda Hareket’inin sitesi hiç de güven saçan bir yer değil. Hatta tam tersine, insanlara zarar verecek ve salgın hastalıkların tekrar ortaya çıkarak ölümlere yol açmasına katkı yapacak bir yol izliyor. İnsanların dünyadaki ve Türkiye’deki kurumlara güvenini, doğru düzgün bir kanıt göstermeden, kendi amaçlarına ulaşmak için zedelemeye çalışıyor. Yeri geldiğinde bunu şeytana bile bağlıyor.
Peki gel gelelim, Türkiye’deki medyanın ve insanların çok ilgisini çeken Türkiye Ambalajlı Su Raporu’na.
Rapora ulaşmak için tıklandığında, bir kitap reklamı yapıldığını görüyoruz. Bu kendi başına bile, siteye olan güveni azaltmaya yetmelidir çünkü işin arkasında, siteyi kuranların ticari bir amaç güttüğünü göstermektedir. Yani kendi fikirlerini pazarlamaktadırlar ve çıkar çatışması olduğu için, sundukları bilgiye daha bile şüpheli yaklaşmak gerekmektedir. Sitenin mevcut formatıyla beraber düşünüldüğünde, bu şüphe katlarca artmaktadır.
https://i.imgur.com/bv6d8RN.png
Sonunda ünlü tabloya bakıyoruz. Tablo, Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı laboratuvar analizlerinden toplanan verilerle oluşturulmuştur veya en azından böyle olduğu iddia edilmektedir. Bu analizlerin sayı, ruhsat veya protokol numaraları verilmiştir. Sudaki maddeler, olması gereken ve olmaması gereken diye iki tabloya ayrılmıştır. Bunlar ilk bakışta düzgün görünen şeyler. Ancak tabloda ‘Suyun Toplam Puanı’ diye bir şey olduğu görülmektedir. Buradaki puanlama, herhangi bir bilimsel bilgiye dayandırılmamaktadır ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin belirlediği keyfi bir standarda göre yapılmaktadır. Zira böyle bir puan sistemi olması da düşünülemez çünkü her bir kimyasalın yararı veya zararı, özellikle zararı, kendi içinde değerlendirilmelidir.
https://i.imgur.com/w7U4Bhm.png
Bu tabloda sunulan verileri daha çok araştırınca, karşımıza şöyle bir durum çıkmaktadır.
Bahsi geçen analizler, T.C. Tüketici Güvenliği ve Halk Sağlığı Laboratuvarları Dairesi Başkanlığı tarafından yapılmaktadır. Bu dairenin dediğine göre, “Kamu kurum-kuruluşları veya firmalar veya şahıslar tarafından getirilen” örnekler belli bir ücret karşılığında analiz edilmektedir. Ancak daha önce bahsettiğim gibi, analizi yaptıran kişiler bu sonuçları paylaşmadığı sürece onlara ulaşamıyoruz ve çoğu da paylaşmıyor. Bu yüzden bu tabloda bahsedilen verilerin ne kadar doğru olduğu hakkında bir şüphe var.
Ancak buna rağmen, kimi raporlara ulaşılabiliyor. Örneğin, ilk beşteki Atlantis markası, 05.09.2018 tarihli raporu kendisi paylaşmıştır ve tabloda verilen değerlerle uyuşmaktadır (unutmayın, puanlar tamamen ayrı bir mesele). Öte yandan, yine ilk beşteki Fuska Su’yun kendi sitesinde paylaştığı raporlardaki protokol numarası ile Gıda Hareketi’nin verdiği protokol numarası uyuşmamaktadır.
Gıda Güvenliği Hareketi’nin kendisi, veri toplama hakkında şunları söylemiştir.
“Türkiye’de su analiz verilerini toplamanın hayli zor olduğunu belirten Gıda Hareketi yetkilileri, Sağlık Bakanlığı ve su firmalarının veri erişimine izin vermediği belirtiyor. Bu yüzden bazı veriler hayli eksik, bazı firmalar verilerini Gıda Hareketi’ne düzenli gönderirken, bazıları ise ne sitelerinde yayınlıyor, ne de Gıda Hareketi’nin ısrarlı isteğine rağmen vermeye yanaşmıyor.”
Yani Gıda Hareketi’nin bu verileri toplamasının tek yolu, firmaların bu verileri kendilerinin açıklaması veya başka kişiler tarafından bu suların test için yollanması oluyor. Testlerin maliyetinin birkaç bin lira olduğu düşünülürse, bu ihtimal daha zayıf kalıyor. Bu yüzden, Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı analizler prosedüre uygun olsa bile, firmalar yollayacakları örnekleri kendileri seçerek sonuçlarla oynama yapıyor olabilirler. Bu şekilde bu listede üst sıralara çıkmaya çalışıyor olabilirler.
Yani burada verilen değerlerin en azından kimilerinin kağıt üzerinde doğru olduğu kabul edilebilir fakat bir kısmının da firmaların açıklamalarıyla uyuşmadığı görülüyor. Bunların dışında da, oldukça ciddi sorunlar mevcut. Sağlık Bakanlığı yaptığı açıklamada şunları söylemiştir.
”Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi adıyla faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşunun hazırladığı “Ambalajlı Su Raporundaki” haksız iddialara ilişkin olarak bazı hususların açıklanmasına ihtiyaç duyulmuştur. Söz konusu rapor Bakanlığımızca da incelenmiş; verilerin kaynağı, analiz metodu, analizi yapanların yetkinliği, laboratuvar koşulları vb. değerlendirildiğinde raporun bilimsel bir dayanaktan yoksun olduğu görülmüştür. Bilimselliği tartışmalı bir rapora dayanılarak haksız yere kamuoyunda infial uyandırmaya çalışmak etik bir davranış değildir.
İçme-kullanma sularının takibini düzenleyen mevzuatımız Avrupa Birliği standartlarında usul ve esaslar içermektedir Avrupa Birliği ülkelerinde ne uygulanıyorsa ülkemizde de uygulanan mevzuat aynıdır. Su dolum tesisleri, Halk Sağlığı Müdürlüklerimizce ve Bakanlığımız merkez teşkilatınca düzenli olarak denetlenmekte alınan numunelerde hem mikrobiyolojik hem de kimyasal olmak üzere toplam 56 parametrenin analizi yapılmaktadır. Analizler Ulusal Referans Laboratuvarı olan THSK Tüketici Güvenliği Laboratuvarlarında ve yetkilendirilmiş Halk Sağlığı Laboratuvarlarında yapılmaktadır.
Yapılan denetimlerde geçici aksaklık tespit edilen firmalara uygunsuzlukların neler olduğu anlatılmakta ve aksaklıklarını gidermeleri için 1 hafta süre verilmektedir. Firmalar bu eksikliklerini giderdiği zaman Halk Sağlığı Müdürlüklerimize müracaat etmekte, yapılan denetimlerde ve analizlerde eksikliklerini giderdiği anlaşılan firmalar yeniden su üretimine başlamaktadır. Tespit edilen uygunsuzluk düzeltilemeyecek boyutta ise firmanın faaliyetine izin verilmemektedir.”
Sağlık Bakanlığı, kendi laboratuvarlarında yapılan analizlerle oluşturulan bu rapora neden bilim dışı diyor? Bunun birkaç sebebi olabilir.
Bu maddeler içinden birinci madde, gösterildiği üzere doğrudur. Kendi başına bile bu raporu geçersiz kılacak kadar güçlüdür. İkinci maddedeki şüphe, oldukça yerinde bir şüphedir ve Gıda Hareketi’nin diğer konulardaki ekstrem derecede bilim dışı ve hatta bilim karşıtı tutumu, bilerek yalan haber yayması, aynı zamanda ticari çıkar çatışması olduğu düşünülürse, ikinci maddenin de bu açıklamaya katkı yaptığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Değinilmesi gereken diğer bir nokta, bakanlığın kendisinin de bahsettiği gibi, bu firmalara düzenli olarak denetlemeler yapıldığıdır. Bu denetlemelerin doğasının, raporda bahsi geçen analizlerden daha güvenli olacağını varsaymak doğrudur. Örneğin, şirketlerin örnek için yolladığı suda oynama yapmaları, bu rutin denetimlerde önlenecektir. Bu denetimlerin verilerini Sağlık Bakanlığı halkla paylaşmamaktadır fakat denetimi geçemeyen firmalar yaptırımlara uğramaktadır. Bunun dışında, zaman zaman, belli firmaların uygunsuzluklarına dikkat çekmektedirler.
İLKLERDEKİ FİRMALARLA İLGİLİ SORULAR
Ticari kaygı ve çıkar çatışmasından bahsetmişken, ilk sıralardaki firmalara da bir bakmak gerekiyor. Yazı itibariyle en son yayımlanmış listedeki (04.07.2019) ilk beşte yer alan firmalar sırayla şöyledir: Buzdağı, Beyyab, Fuska, Atlantis, Sultan.
Sağlık Bakanlığı’nın İzinli Ambalajlı Sular Listesi‘ne (3.10.2019) bakıldığında, raporda ikinci sırada olan Beyyab’ın (Osmanlıca’da su demek) bir izni olmadığı görülüyor. T.C. devletinin sağladığı internet hizmetiyle, firmaların ünvanları sorgulandığında, Beyyab Su bu kayıtlarda da görünmemektedir.
Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı, damacana suda uygunsuz bulunan firmalara ve bayilere baktığımızda, raporda ilk sırada bulunan Buzdağı’nı ve beşinci sıradaki Sultan’ı listede görüyoruz. Buzdağı Su’yun genel müdürü, Yeni Şafak’a verdiği bir ilanla bu listeye katılmalarına karşı çıkmıştı. Başka diğer haber sitelerine de benzer demeçler verdi.
MEDYANIN SORUMSUZLUĞU
Gerek rapor hakkında, gerekse rapor dışında söyledikleri şeyler ‘Gıda Güvenliği Hareketi’ni oldukça güvenilmez bir bilgi kaynağı kılıyor.
Bütün bunlar göz önüne alındığında, medyanın bu yanlış yönlendirici ve topluma zararlı raporu paylaşması büyük bir sorumsuzluk ve ‘yalan haber’ örneği haline geliyor. Pek çok küçük sitenin yanısıra, bu raporu yayımlayanhaber kaynakları arasında CNN Türk, Sözcü, Hürriyet, Sputnik News, T24, Posta, Vatan gibi büyük isimler de yer alıyor.
Öte yandan, çok nadiren de olsa böyle bir haber paylaşmamış bir haber kaynağı bulunabiliyor. Örneğin, Aydınlık Gazetesi’nde böyle bir haber görülmüyor ve tam tersine, aşağıdaki gibi bir haber yayımladığı ortaya çıkıyor.
Kaynak suyu ve mineralli suların Avrupa mevzuatları ile uyumlu olduğunu, suda denetimin ise Sağlık Bakanlığı tarafından yürütüldüğünü belirten Prof. Dr. Nevzat Artık, gıda hakkında dolayısı ile su hakkında da uzmanlığı bulunmayan insanların, bilimsellik dışı yorumlara dayanarak öne sürdükleri fikirlerin etik olmadığını ve toplumu yanlış yönlendirdiğini söyledi.
Artık, konuşmasında Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Derneği tarafından hazırlanan “Ambalajlı Su Raporunu” da konuşmasında değerlendirdi. Raporda bilimsel olmayan değerlendirme ve veriler olduğunu vurgulayan Artık, derneğin kanun gereği resmi denetleyici ve düzenleyici kuruluş olan Sağlık Bakanlığı’nı yok farz ederek, etik olmayan bir davranış sergilediğini belirtti. Artık, güncelleme yapıldığı iddiasıyla yıl içinde birkaç kez tekrar yayınlanan raporun tüketiciyi yanılttığını ve kaygılandırdığını da dile getirdi.
Sonuç olarak, Gıda Güvenliği Hareketi, uzmanlık iddia ettiği alanda topluma zarar verecek bir seviyede yetersiz kalıyor ve niyetleri hakkında soru işaretleri oluşuyor. Yayımladıkları “bilgiler” çok tepki, yani ilgi çektiği için, medyanın çok büyük bir kısmı bu oyuna ortak oluyor ve insanları yanlış bilgilendirmekten kâr ediyorlar.
submitted by sum-poopins to svihs [link] [comments]


2020.02.06 01:03 karanotlar İslam ve Sol Çalıştayı için notlar ve öneriler – Erol Dündar

İslam ve Sol Çalıştayı için notlar ve öneriler – Erol Dündar

https://preview.redd.it/cluzsg5t27f41.png?width=1024&format=png&auto=webp&s=43d8310c2f6ad53d201c33e95e400f66f0a275c1

Kandıra 1 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde tutsak olan dergimiz yazarı Erol Dündar’ın 25-26 Ocak 2020’de İstanbul Balat’taki İnşa Kültürevi’nde yapılan 2. İslam ve Sol Çalıştayı’na sunduğu tebliğdir.

***

Din Konusu ilk insan toplumu ile başlar, dal budak salarak günümüze değin bütün tarihimiz oluşturur. Dinin analizi ve anlaşılması insanlık tarihinin aydınlanması anlamına gelecektir. Çünkü dinler toplumların Düşünsel ve kültürel genetiğini derinlemesine nüfuz etmişlerdir. Günümüzde de belirleyiciliklerini sürdürmektedirler. Din biziz, incelediğimiz, anlamaya çalıştığımız, kendi sosyal var oluşumuzdur. İlk kutsal ile başlayan dinler, maddi ve manevi bütün hayatımızda yaşanmaya devam etmektedir.

Gerek İslam, gerekse diğer dinleri alırken güncelliği hapsolmamak, “bölgemizdeki baskın gücü oluşturuyor’’ diyerek yüzeysel değerlendirmelere düşmemeliyiz.

Din adına hareket eden olumsuz yapılanmaların basıncıyla dinin özüne inmek yerine, kısa vadeli pragmatist yönelimlere, faydacı yaklaşımlara prim vermemeliyiz.

Güncel ve yüzeysel yaklaşımlar tarihsel kayıplara yol açacak kısa vadeli istismarcı yaklaşımlar ve toplumsal kurtuluşun yozlaşmasıyla sonuçlanacaktır.

Din kültürel geleceğimizdir. dini araçsallaştırma olacak yaklaşımlardan uzak ahlaki ve vicdani analizlere ihtiyacımız var. Samimi ve gerçekçi yaklaşım Belki kısa vadede bir sonuç üretmez ama bize toplumsal özgürlüğün kapılarını ardına kadar açacak olan da bu yaklaşımdır

İbrahimi (v.d.) dinlerin kökleri Cennet imgesi ile işlenen sınırsız topluma dayanır. siyasal ve sınıfsal ilk günah ile birlikte Cennetimizi- sınırsızlığı mızı yitirdik. Kutsal Kitaplar Cennetin yitirilişini özgürlüğün, mutluluğun ve ahengin yitirilişi şeklinde sunarlar. Yani sınıflaşmaya dayalı sömürü ve zulüm dünyasını bir ilerleme olarak değil; suç, günah ve Cennet ilkelerinin bozulması olarak gösterirler. İşte tarih felsefeleri ya da bilimlerinin bu gerçeği bilince çıkarması gerekir. İbrahimi dinler rolünü burada oynamaya başlar ve yitirilen Cennetin değerlerini hatırlatırlar. Her toplumsal bozulma ve yozlaşmada, zengin-fakir ayrımının belirginlik kazanmasında toplumsal değerleri, paylaşımı önerir ve zulme karşı mücadeleyi savunurlar. Cennetin yitirilmesi ile birlikte Bundan böyle bütün tarih özgür ve eşit bir dünya mücadelesidir. Hristiyanlık ve İslamiyetin mesajı evrenseldir. Irk, renk, cinsiyet, dil, din, ırk ayrımı yapmadan bütün insanlığı Cennet mücadelesine çağırırlar. Güçlerini de buradan aldılar.

Semitik toplumlar Uygarlığa çözülürken etrafta çoktan tepici Bezirgan köleci uygarlıklar kurulmuştur bile. Asya ve Afrika’da yerleşik zulümlerin hakimiyeti hüküm sürmekteydi. Hz. İbrahim göçebe toplum ile bu uygarlıkları bir ortak akıl da sentezlemek istemiştir. Birlikte yaşamak için ortaya Cennetin-sınıfsız toplumun değerlerini koymuştur. Ama mal, mülk, servet biriktirmiş, toplumsal değerleri ayaklarının altına almış, kibirli Nemrut ve Firavun sistemlerine Cennetin değerlerini kabul ettirmek mümkün değildi. Hz İbrahim geleneği işte iktidar cu sistemleri karşı sınırsız değerlerin mücadelesi olarak sürdü.

Ortak yaşam ilkeleri dejenere edildikçe, Cennetin ahlâki ölçüleri boşa çıkarıldıkça toplumlara yeni Peygamberler öncülük eder ve eşitlik, özgürlük, kardeşlik değerlerini savunurlar. Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed bu geleneğin devamıdırlar. Cennetin sınırsız ahlak ölçüleri ile toplumları direnişe ve devrimlere çağırdılar. Mısır’da, Filistin’de ve Arabistan’da devrimci çıkışları örgütlediler. Mesajları evrenseldir. Modern kavramlarla konuşursak mücadeleleri enteryonalisttir, devrimleri Demokratik Halk Devrimleri ve Sosyalist Devrimlere eş gelişmelerdir. Yaşananlar komünlerin, ezilen sınıfların egemen sınıflara karşı mücadelesiydi.

Sınıflı toplumlar dünyasında hiçbir din ve ideoloji saflığını koruyamamaktadır. Her sınıf/ tabaka/ zümre/ grup dini; konumuna, durumuna ve çıkarına göre yorumladı. Böylece mezhepler ve tarikatlar bolluğu oluştu. Ezilen sınıflar, orta sınıflar ve iktidar güçlerinin kendi dini anlayışı boy verdi. Böylece tarih Dinler Savaşı tarihine döndü. dinlerin özündeki güçlü ve derin değerleri hiç kimse sırtını dönemezdi. İslamiyet’in çıkışındaki devrimci değerleri kendi egemenliklerine araç yapanlara ‘’İktidar İslam’ı’’, bu değerler uğruna mücadele edenlere de “Devrimci İslam’’ ya da “İslam Komüncüleri’’ diyoruz. İslami toplumların tarihi, Devrimci İslam ile İktidar İslamı arasında mücadele olarak şekillendi.

Devrimci İslam/ İslam Komüncüleri, Cennet değerlerini hakim kılmak için iyiyi, güzeli, doğruyu temsil ediyordu. İktidar İslam’ı bütün tarih boyunca İslam’ın devrimci niteliğini, devrimci mezhep ve tarikatların varlığını bastırmak, onları yokmuş gibi göstermek, tarihin dışına atarak mazlumların hafızasından silmek istemiştir. İslam Komüncülerinin bu tarihini gün yüzüne çıkarmak, uğruna mücadele ettikleri değerleri görünür kılmak, geleneklerine sahip çıkarak yaşatmak bütün devrimci din ve ideolojilerin görevidir. Bunu yapmış olanlar vardır. Bu değerler artık bastırılamazlar. Fakat toplumların yeniden bu değerler etrafında toparlanması ve mücadele etmesini sağlamanın yollarını da bulunmalıyız. İslam Komüncüleri (v.d. dinlerin) Geleneği bizim tarihsel mirasımızdır. Onlar olmasaydı bugün ezilenlerin devrimci geleneği ve özgürlük diyalektiğini inşa edemezdik. Bunu bilince çıkarmalıyız.

Kur’an’daki surelerin zamanları önemlidir. O günün koşullarında sorunlara çözüm olarak sunulmuş ahlâki, politik, ekonomik, sosyal çare ve sözleşmelerdir. Kainatın oluşumundan canlıların oluşumuna, sosyal hayatın varlığına ve gelecek toplumun Cennet varlığına dair bilgiler vardır.

Din bir yoldur. Toplumsal Bağları korumaya ve yaşatmaya çalışan, ortak değerler için direnme ve zulme karşı mücadelenin ilke ve kuralları ile örülü bir yol.

Sure ve ayetler elbette sınıflı bir toplumda çözümler ve çareler üreten kural ve bilgilerdir. Bu nedenle pek çok uzlaşma, ittifak ve iç içe geçmiş ilişkiyi yansıtırlar. Kur’an Cenneti hedef olarak, nihai amaç olarak koyar. Ama yaşanan zamanın ilişkilerini çözüme bağlayan somut görev ve sorumluluklar da yükler topluma. Bu nedenle Cennetin/ sınıfsız toplumun mutlak, saf ilişkilerini yansıtmıyor diye eleştirmek meseleyi anlamamızı engeller. Eleştiriyi tarihsel gerçeklerden koparır. Hz Muhammed zamanı, henüz sınıfların savaşının sürdüğü bir evredir. İyi ile kötünün savaşı nihayete ermemiş, doğru ile yanlışın, iyinin, güzelin doğrunun sınıfsız-cennet dünyası henüz kurulmamıştır. Kur’an hem sınıflı toplumun sorunlarını asgari düzeyde çözer, hem de nihai hedefi yani cenneti gösterir. Çünkü din, yolu gösterir, cennete gidecek yolu. Ona bir günde ulaşılmaz. Bu yolu çağdaş kavramlarla ifade edersek; sınıflı toplumdan sınıfsız topluma geçiş evresidir. Devrimci dönüşümler çağıdır. Demokratik ve sosyalist devrimler programı gibidir. Sure ve ayetler işte sınıfsal ilişkilerin henüz sonlandıramadığı bu geçiş programlarının maddeleridirler.

Demokratik devrimler de sınıfsal ittifakları ve programları savunmazlar mı?

Sosyalist devrimler de nice sınıfsal gelenek ve ilişki biçimini sürdürmez mi?

Kur’an’da bunun gibi, 7. yüzyılın demokratik-sosyalist çözümüdür ve nihai amacı olarak; asgari programı Cennet olarak ilan eder.

Hikmet Kıvılcımlı’nın Allah Peygamber Kitap adlı eseri bu konuda Sol’dan yapılmış en nitelikli ve ufuk açıcı kitaptır. Ve hepimizi için değerlendirilmesi gereken görüşler içermektedir.

Modern çağın düşünce akımları da dinlerden, inançlardan, kutsal kitaplardan bağımsız, sıfırdan “tabula rasa’’ya yansıtılmış ürünler değildir. Her şeyi modernizmle başlatan akıl, büyük bir yanılgıdır ve bizi köklerimizden koparmakta tarihsiz bırakmaktadır. kendi geçmişimizde bütünleşmemizi engelleyerek hafızamızı silmektedir. Geçmişimizi ‘’Karanlık Çağ’’ olarak görmemizi isteyen aydınlanmacı akıl egemen sınıfların aklıdır. Aydınlanmanın kendisi bile geçmişin iktidarcı geleneğinin mirasçısıdır.

Doğa biliminin en ünlü siması Newton ve paradigması dinsel paradigmadan kopuk değildir. aydınlanmacılar Yahudi Hristiyan tarih felsefesinin iktidar cephesinden sürdürücüleridir. Sosyal bilimlerin kurucuları da dinlerden bağımsız bilim üretmemişlerdir. Ekonomide, politikada, sosyolojide Tanrısal yasalar keşfetmişlerdir. Sosyolojinin ya da sosyalizmin ilk kuramcısı kabul edilen Sant Simon ‘’Yeni Hıristiyanlık’’ adlı kitabı yazmıştır. Hegel’in Tarih Felsefesi dinseldir, diyalektik yasaları da bu eksende açımlanmıştır. Marksizm bu sosyal bilimlerin, felsefelerin, ve diyaletiklerin ürünüdür. Marksizm, anarşizm, feminizm, ekolojik hareketler geçmişin özgürlükçü akımlarının devamıdırlar. Hangisi Hz. Musa’nın Mısır köleliğine, Hz. İsa’nın kölelerin dini olmasına, Hz. Muhammed’in mazlumları temsil ettiğine itiraz edebilir. Hiçbiri Essenileri, Mazdekleri, Zenc hareketini, Karmatileri, Bogomilleri, Hasan Sabbah’ı, Amazonları, Hüsçüleri, Pir Sultan’ı, Şeyh Bedreddin’i, Thomas Müntzer’i ve diğer devrimci komünleri rededemez.

Her Çağdaş özgürlükçü akım bu geleneği bağlılığını ilan ediyor. Uzun bir dönem boyunca eski tarihi aydınlatmak için kutsal kitaplardan yararlanıldı. modern çağ dek köle ve köylü hareketleri genellikle dinsel düşünce bayrağı altında ortaya çıktı. Engels’in ‘Köylüler Savaşı’’ bunun örnekleri ile doludur. Modern çağın burjuva devrimleri denilen sürecin yaratıcıları çoğunlukla Protestan mezheplerdi. Dolayısıyla çağdaş özgürlükçü ideolojilerin kökleri de antik ve orta çağlarda ki Devrimci İslam (v.d. dinlerin) komüncülerine dayanır.

Pek çok Ütopya yazıldı. nice alanda büyük bilim insanları ortaya çıktı. Tarih biliminin, evrimin, atom ve kuantumun teorileri Darwin’den, Marks’tan, Max Planck’tan vd. yüzlerce, binlerce yıl önceki din alimleri, felsefeciler, tarikatlar, dervişler, bilgeler tarafından, belli düzeyde, ortaya konulmuşlardı. Özel mülkiyetin ilgası, Demokratik Halk Devrimleri, Sosyalist Devrimler, antik çağdan beri ortaya konmuş, pratikleştirilmişlerdi. Nice dinsel-İslami tarikat, İslam komünü kurmuştu. Dinler, İslam, mezhepler, tarikatlar ele alınırken bu devrimci, bilimsel, felsefi, komünal damarların ortaya çıkarılması, sahiplenilmesi, ve topluma aktarılması günümüzün olmazsa olmaz eylemi haline getirmeliyiz.

Toplumsal Ortak Değerler: Dün ya da bugün milat ya da Hicret’ten önce ve sonra bütün zamanlarda özgürlükçü, eşitlikçi hareketler daima sömürüye ve zulme karşı toplumsal değerleri savunarak mücadele ederler. Toplumu toplum yapan ortak değerler; ortak yaşam ilkeleri, ortak kültürel yaratımlar, anlam dünyası, ortak politik tutumlar, ortak ahlâki kurallar, ortak refleksler ve ortak yol haritalarıdır.

Cem, Cami, Cuma, Jam, Kilise, Havra, yoga, cemaat, cemiyet, cumhuriyet hem toplanma mekanları hem de toplum olmayı, ortak değerler etrafında bir olmayı ifade ederler. Dinsel kökleri gayet bellidir.

Kim toplumsal-ortak değerlerden uzaklaşır kolektif kültüre sırtını dönerse yozlaşma ve yabancılaşma ile toplum karşıtı konuma düşer. Özgürlük uğruna yola çıkıp sonradan yoldan sattıysa Bunun nedeni ortak değerlere ve ilkelere bağlı kalmamalıdır. İslam adına yola çıkıp eşitlik ve özgürlük ilkelerini reddedenler iktidar İslamına dönüştüler. Sosyalizm adına yola çıkan devrim yapanlar da benzer bir yabancılaşma ile devlet sosyalizmi üreterek iktidar tuzağına düşmüşlerdir. İslam’ın da sosyalizmin de mesajları evrenseldir. İkisinin de nihai hedefi sınıfsız, sömürüsüz, silahsız, sınırsız toplumdur, cennettir. Bu anlamıyla ikisi de ortak değerleri savunur. Devrimci-toplumcu İslam ile Devrimci Sosyalizm aynı dünyanın farklı kavramlarla ifadelerinden başka bir şey değildirler. Her devrimci ve cennet hedefi ile hareket eden din, inanç, mezhep ve tarikat böyle değerlendiriyoruz.

Yeni bir dil ve ilişki diyalektiği oluşturmalıyız: Düne, bugüne ve yarına tüm zamanlara yayılan bir özgürlük diyalektiği geliştirmek bütün özgürlükçü hareketlerin ortak kaygısı olmalıdır.

Geçmişin ve günümüzün dinlerini, inançlarını, felsefe ve ideolojilerini ayrımsız olarak sınayacak ortak ölçülerimiz olmalıdır. bunun için temel Kriter idealizm-materyalizm kutuplaşması olamaz. Bunun aşılması gerekir. Sömürüye ve zulme son vermek, özgür ve eşit bir dünya yaratmak, sınıfsız – Cennet uğruna mücadele etmek temel ölçüler olarak alınabilir. Bunlar keyfi, grupsal, kişisel değil; toplumsal kutsal değerlerdir. Ve bu değerler tarihin her döneminde vardır, uğruna mücadelelerde hiç durmamıştır.

İdealizm-Materyalizm İslam’ın kutsal kitabı Kur’an’da bir çözüme kavuşturulmuştur Ateizm dışlanmıştır.

‘’De ki; Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin.’’ (Kehf-29)

‘’De ki; O’na İster inanın ister inanmayın.’’ (İsra- 107)

‘’Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin tümü topluca iman ederdi O halde inanmaları için insanları sen mi zorlayacaksın. (Yunus-99)

Tarih boyunca idealist ya da materyalistik hep var olmuş ama bu egemen sınıfları sömürü ve zulmü illede reddeden bir kriter olmamıştır. İdealist- dindar iktidarlar ve maddeci iktidarlar toplumlara kan kusturmuşlardır. Burjuvazi de materyalidir toplumsal değerlerin düşmanıdır. idealizm-materyalizm kutuplaşmasından değil; sömürüye ve zulme karşı eşitlik ve özgürlük toplumunu savunan bir diyalektik üzerinden buluşalım.

Bir özgürlük diyalektiği çerçevesi çizmek içini doldurmak artık elzemdir. bunun içeriği tarihteki Toplumsal hareketler tarafından belli ölçüde doldurulmuş ve belirlenmiştir dinlerin kutsal kitaplarında da mevcuttur.

Madem ki ‘’Mülk Allah’ındır’’ o zaman mal mülk edinmek, sömürmek, servet sahibi olmamak gerekir. Özel mülkiyete son vermeyi savunmak fikrinde buluşmaktır bu anlayış. Harama el sürmemek, kadın-erkek eşitliğini savunmak, ataerkil kültüre karşı mücadele etmek, iktidarlara karşı toplumu, mücadeleyi yükseltmek gerekir. Hayatın ve kainatın bir bütün olduğunu unutmamalı ve bu bütünlüğün hiçbir parçasını mal, mülk, araç haline getirmemeliyiz. Doğayı araçsallaştırmamalıyız. Madem ki yerdeki ve gökteki bütün canlılarda ‘’Sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir’’ (Enam-38) o zaman bu canlılar üzerinde egemenlik kurmamalı, haklarını savunmalı, öldürmemeliyiz. Ormanları yakmamalı, toprağı, suları, havayı kirletmemeliyiz. Ozon tabakasını delmemeli, yeryüzünü parsellememeli, sınırlar çekmemeliyiz.

Din, inanç, mezhep, farklılıklarını zulmü savunmadıkları sürece düşman görmemeliyiz. Diller etnisiteler, milletler-uluslar, renkler, cinsler üzerinde hak iddia etmemeli, birini merkeze alıp diğerini ötelememeliyiz.

Cennetin veya sosyalizmin yol haritasında ortaklaşmak mümkündür. İkisi de aynı amaçları ifade eder. Cennette mal, mülk, servet yoktur. Sermaye tapınakları, çok uluslu şirketler, tekeller, kredi kuruluşları, faiz lobileri, uluslararası para fonları, uyuşturucu baronları, fuhuş sektörü yoktur. Bankalar, sanayi tekelleri, oligarşiler, holdingler, gökdelenler, ağa, paşa, şah, padişah yoktur. Devletler ordular diktatörlükler yoktur. Nemrutlar, Firavunlar, petrol krallıkları, putlar, zina, doğayı sömürme yoktur. Sınırlar ve sınıflar yoktur. Dolayısıyla neye karşı olduğumuz ve ne yapacağımızın diyalektiği ortaya çıkmış oluyor. Evrensel mesaj her çağda aynıdır. Zulüm tarihin hiçbir döneminde hak değildir. İlerici zulümler yoktur. Eşitlik ve özgürlük diyalektiğinde ısrar edenlerin birliği zorunludur.

Her türlü sömürüye ve zulme son vermek için mücadele etmek ilkesi üzerinden birleşmeliyiz. Bu, her dini ve ideolojiyi sınayacağımız-değerlendireceğimiz vicdani ölçümüz, ahlâki tartımız, gönül terazimiz ve ortak aklımız olacaktır. Bu ve benzer amaçlar cephesinde bir yeniden inşayı gerçekleştirebilmeliyiz, ortak akılda buluşmalıyız.

Bir partide, bir dinde, bir tarikata veya dernekte birleşmek zorunda değiliz. Dindar, Deist ya da Ateist olabiliriz. Sünni, Şii, Alevi, Mecusi, Dürzi, Sabii veya Ezidi olabiliriz. Çok dilli, çok kültürlü, farklı renklerden olabiliriz. Bunlar bizi toplumsal olarak ayrı kılmaz. Farklılıklarımızı ve çok çeşitli toplumsallığımızı gösterir.

Hiç kimse bu farklardan vazgeçmek zorunda değil, hiç kimse bu farklılıklardan dolayı yadırganamaz, tekleşmeye zorlanamaz. Kimse inancından, dininden, ideolojisinden vazgeçmek zorunda değildir. Bu farklılıklar ortaklaşmamıza engel değildir. Tersine birbirimizi olduğumuz gibi kabul ederek birbirimize olan güvenimizi pekiştiririz. Bizi birleştirecek ve ayıracak olan şey sömürüye ve zulme karşı gösterdiğimiz tutumdur. Sınıfsız toplumu hedefleyen, zulme ve sömürünün her türüne karşı mücadele etmeyen dinlerin, komünist, anarşist, feminist, ekolojist hareketlerinin toplumsal bir karşılığı olmayacaktır. Egemen sınıfların ekmeğine yağ süren kuklalara dönüşürler.

Laiklik: Dünya çok dinli, çok dilli bir mekandır. Bu durumda laiklik vazgeçilmez bir ilişki biçimidir. Laiklik dinsizlik değildir ama hiçbir devrimci dinin diğerine kendini dayatmaması yasak koymaması için gerekli bir ilkedir. Tek bir din, mezhep ya da tarikat kendi yorumunu dayatırsa ‘’Dinde zorlama yoktur’’ kuralı boşa düşer.

Laiklik derken Okullarda öğretilen ve ezbere bilinen burjuva laiklik anlayışından bahsetmiyoruz! Laiklikten anladığımız ‘’Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması’’ değildir. Çünkü biz konuyu devlet-din ilişkisi üzerinden okumuyoruz. Devlet merkezli teorik-pratik bir yaklaşımı savunmuyoruz!

Laiklikten anladığımız, farklı dinler ve ideolojilerin birbirlerini kabul edeceği ve ortak değerleri baz alarak kendini toplumsal kılacağı bir eylem, söylem ve yaşamsal ifade ilişkisidir.

Sömürüye ve zulme karşı olmak ilkesi üzerinde ortaklaştıktan sonra, herkes dilediği inancın ritüellerini istediği gibi özgürce yerine getirebilmelidir. Aynı şekilde seküler ideolojilere de dinsel zorlama, ritüellere uyma dayatmasının yapılmaması da laiklik ilkesini gerektirir. Bırakalım dinler arasında, aynı dinler arasında bile mezhepsel ve tarikat farklılıkları birbirini kabule yanaşmazlar. İşte bu nedenle birinin değil herkesin kendini ifade edeceği bir üst akıl değil (çünkü kimse alt akıl değildir) ama ortak akıl gerekir. Laiklik işte toplumsal özgürlük hareketlerinin ilişkilerini düzenleyen bir ilke olmaktadır. Kimseyi iradesizleştirmeden, ortak yaşamda buluşma ilkeleri esası üzerinde ortak yol haritaları, ittifaklar, programlar gerçekleştirebilmeyi sağlamalıyız. Mazlumları temsil edenlerin ortak düşünce ve davranış gücünü bölüp parçalamak zalimlerin işine yarar.

  1. yüzyılda sınıfsız toplumu gerçekleştirmek için nice devrimler yapıldı. Sosyalist hareketler, toplumsal değerleri yaşatmada zaaflar gösterince yabancılaşmaya ve çözülmeye başladı. Bu yüzyılda Devrimci İslam ulusal kurtuluş mücadelelerinde öne çıktı. Devrimci sosyalist hareketlerle sentezlenme çabaları da oldu ama bu eğilim cılız kaldı. Emperyalist-kapitalist ve feodal güçler iktidar İslamını sosyalizme karşı örgütledi ve aktif bir savaş gücüne dönüştürdü. Reel sosyalizmin dine bakış açısında modernist zaaflarla yüklü olunca, bu oyuna tuz biber ekti. Karşıtlık güçlendi.

Fakat 20. yüzyılın sonunda reel sosyalizm çözülünce, emperyalist güçler İslam ülkelerini hedef tahtası olarak belirledi. İşbirlikçi oligarşik iktidarları da kullanarak petrol, gaz, su vb. enerji kaynaklarını denetlemek için Müslüman dünyayı savaş alanına çevirdi. 21. yüzyılda hem enerji kaynaklarını hem de Müslüman dünyada çoğalan genç nüfusu denetlemek için Büyük Ortadoğu projesini ortaya koydular. Hatta konsepte uymuyor diye, işbirlikçi oligarşik iktidar İslamcılığını da hedefe koydular ve darbelerle yerlerinden etmeye başladılar.

Asya’dan Afrika’ya dek etnik ve dinsel mezhep ve tarikatları, Alevi, Sünni, Şii toplulukları, yeni örgütleri de yaratıp finanse ederek, silahlandırıp, savaştırıp, çatıştırıp Müslüman Dünyada biriken öfke ve tepkiyi nötralize etmeyi hedeflediler. Kendileri de jeostratejik noktaları denetleyecek, jeopolitik konumlarını güçlendireceklerdi.

Bu projeye karşı Devrimci İslam olarak güçlü bir karşı koyuş göremedik. Rojava’daki direniş dar bir alanda baları sağladı. Müslüman halkın direnişiyle Ortadoğu’da iktidarlar yerinden oynadı ama yerine bir benzeri oturdu. Rojava dışında Müslüman dünyadaki devrimci sosyalist hareketlerinde mevcut projeye karşı bir cevap oluşturmadıkları ortadadır. 3. Dünya Savaşı bölgemizde yaşanmaktadır. ateş bizim evimize, Müslüman dünyanın topraklarına düştü. Bütün emperyalist güçler burada ve üzerimizde planlar yapmaktadırlar. Bizi birbirimizle savaştırıp keyiflerine bakmaktadırlar. İktidar İslamı ise emperyalist güçlerden birilerinin yanına yanaşarak yaşamakta ve toplum onların umurunda değildir. Savaşları nedeniyle sürgün yollarındayız. Doğduğumuz topraklardan kovuluyoruz, göç yolundayız, mülteci kamplarındayız. Sosyal bağlarımızdan, komşularımızdan, ailelerimizden, duygu dünyamızdan koparılıyoruz. Okyanuslarda can derdindeyiz, ölüyoruz ve kıyılara vuruyor cesetlerimiz. Kadın ve çocuk, yaşlı ve genç hepimiz insan tüccarlarının eline düşüyoruz. Yakılıp yıkılmaktan, savaşlardan dolayı göklerden kül yağıyor, yerlerde kan kuyuları oluşuyor. Mezarlarımız bile olmuyor, var olanları da gökdelenlerin gölgesinde ve ayaklarının dibinde kalıyor. Değerlerimize sahip sahip çıkmadıkça artı-değere yenik düşüyoruz. Hayatlarımızı uyuşturucu, fuhuş, kumar ve intiharlar kuşatıyor. Açlıklar, hastalıklar, ecelsiz ölümlerin adresi bize çıkıyor. Özetle; Dünya dönüyor, mazlumlar ölüyor! Antikapitalist bir toplumsal kurtuluştan başka hiçbir çaremiz yoktur. Bu görevde bize düşmektedir.

Kaynak: Adil Medya

http://komundergi2.com/islam-ve-sol-calistayi-icin-notlar-ve-oneriler-erol-dunda
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.10.23 15:26 Myshkinz ARCHADES'İN GÜNLÜĞÜ

21.12.2468

Bulunduğumuz yıl itibarı ile 2300'lerin sonuna doğru 16 milyarı geçen dünya nüfusu 100 milyonun altına düştü. 2413 yılında başlayan ve 6 yıl süren büyük savaşın sonucunda 8 milyarın üzerinde insan öldü, savaş sonrasında birçok ülkenin nüfusu büyük ölçüde azaldı ve bazıları ise tamamen yok oldu. Savaş öncesinde neredeyse engellenen küresel ısınma ve iklim değişikliği süreci tekrar başladı ve hiç olmadığı kadar hızlı bir biçimde, birkaç yıl içinde geri dönülemez bir noktaya geldi, artık Dünya'nın büyük bir bölümü yaşanılabilir değil, tüm insanlar tek bir şehirde toplandı, temiz su ve yiyecek kaynakları tükenmek üzere. Bu Gezegen artık kurtarılamaz durumda, insanlığın tek bir umudu kaldı...

25.12.2468

NASA'nın 350 yıl önce geliştirmeye başladığı 'Yıldızlararası Göç' planını uygulama kararını vermemizin ardından 15 yıl geçti ve bu planın sonuna gelmek üzereyiz, bu 15 yılda hurdaya dönmüş olan modülleri geliştirerek tekrardan yaptık, başlangıçta tek bir gemi ile gitmeyi planlıyorduk ancak 5 modülün birden tek bir gemiye sığmasının imkansız olduğunu fark ettik ve 4 tane daha gemi inşa edildi. Warp motoruna sahip bu gemiler ile gideceğimiz gezegene henüz karar verebilmiş değiliz ama bu 15 yılda seçenekleri en aza indirdik ve son durumda 6 adet yaşanılabilir olduğunu tahmin ettiğimiz gezegen bulunmakta bunlardan ikisi birbirine oldukça yakın ancak diğerleri birbirlerinden çok uzak. Yakın zamanda bunlardan birini seçip yola çıkacağımızı düşünüyorum. Tabii beni dinlerlerse.

03.01.2469

Aptallar! Bir grup aptalla birlikte çalışıyorum, defalarca kez, belirlediğimiz 6 gezegenden birbirine yakın olan ikiliye gitmemiz gerektiğini söyledim ama kendi eşim de dahil hepsi Franklin'in yanında durup bana karşı çıkıyor. Onların planına göre 5 gemi de farklı gezegenlere gidecek, yaşanılabilir bir gezegen bulan gemi diğerlerine sinyal gönderecek ve diğerleri de gelecek tabi o gemilerdeki insanlar hala ölmemiş olursa. Bu ayın sonuna kadar bir karara varılacak, umarım onları ikna etmeyi başarırım.

27.01.2469

Günler süren tartışmaların ardından sadece 4 kişinin fikrini değiştirebildim, eşim de dahil olmak üzere geriye kalan herkes Franklin'in haklı olduğunu savunuyor. Bugün oylama yapıldı ve 23 Nisan'da 5 gemi 5 farklı hedefe doğru yola çıkacak. Bu 5 gemi de hedeflerine ulaştığında aralarında milyonlarca ışık yılı mesafe olacak. Bu, warp motoruna rağmen çok uzak bir mesafe ve eğer gittiği yerde yaşanılabilir bir gezegen bulamayan gemiler olursa o gemilerdeki insanlar için pek de umut kalmamış olacak. Bundan da önemlisi yaşanılabilir bir gezegen bulmamız durumunda 5 modülün de bir arada olması çok önemli ama bunu onlara anlatamadım. Her neyse doğru olduğuna inandıkları şeyi yapsınlar, bakalım ne olacak.

08.02.2469

60 yıl öncesine kadar herhangi bir dine mensup kişilerin sayısı yok denecek kadar azdı ama daha sonrasında yaşanan felaketlerin ve ölüm korkusunun bir sonucu olacak ki dindar insanların sayısında büyük bir artış oldu. Uzun bir süre bu konuyla ilgili bir sorun yaşanmadı ancak şu an geldiğimiz noktada, Tanrı'nın bizim için verdiği hükme karşı çıktığımız için bizi kafir ilan edecek ve bize saldıracak kadar radikal gruplar ortaya çıktı. Dünya'da kalıp ölmemiz gerektiğini savunuyorlar ve bu konuyla ilgili insanlarla konuşup onları ikna etmeye çalışıyorlar. Bazı günler evimizin önünde dolaşan beyaz elbiseli adamlar görüyorum, belki de Franklin'in teklifini kabul edip daha güvenli bir yere geçmeliyiz.

24.02.2469

Dün, kızım Judith'i yüksek ateşinden dolayı hastaneye götürdük başta basit bir hastalık gibi görünüyordu, doktor bi ilaç yazıp gönderecekti ancak tam çıkış yapmamıza yakın Judith bayıldı ve bu sırada kulaklarından biraz kan aktı hemen yoğun bakıma kaldırıldı, kontroller, tahliller yapıldı ancak doktorlar daha önce böyle bir hastalık görmediklerini belirttiler daha sonra danıştıkları bir profesör bunun çok eski zamanlarda bazı krallarda görülmüş bir hastalık olduğunu söyledi. Anlattığına göre hastalığın; halsizlik, yüksek ateş, baş dönmesi, unutkanlık, kulaklarda kanama, gözlerde kızarıklık gibi belirtileri var. Bu hastalıkla ilgili çok eski de olsa bulunan kaynaklara göre çocuklarda görülmeyen bir hastalık olduğu yazıyor ancak kesin de konuşamıyorlar. Ama ben yine de iyimser düşünmek istiyorum.

03.03.2469

Zoe günlerdir hiç uyumadan Judith'in başında bekliyor, durumu stabil. Geçen 1 haftada 2 kişi daha aynı şikayetten hastaneye geldi, doktorlar bir salgın ihtimalini araştırıyor. Umarım bu cehennemden kurtulmamıza 1 ay kalmışken böyle bir durum yaşanmaz.

08.03.2469

Bu sabah Judith'in durumu ağırlaştı, uykusundan bir anda uyandı ve vücudu şiddetli bir şekilde titremeye başladı, durduğunda kulağı yine kanadı, bunu düşünmek istemiyorum ama bu hastalık 7 yaşında bir çocuğun dayanabileceği türden bir hastalık gibi değil. Bu sırada diğer 2 hasta da aynı anda aynı şeyleri yaşamış. Ama bunun dışında yeni bir gelişme yok.

10.03.2469

Bu kayıtları tutmaya başladığımda özel hayatımdan bir şeyler aktarmak gibi bir niyetim yoktu. Ama şu an bir yere içimi dökme ihtiyacı hissediyorum, bu kadar neşeli bir çocuğun şimdi bu soğuk masada hareketsiz yatması çok canımı yakıyor. Zoe tek bir damla gözyaşı dökmedi, saatlerdir dalgın dalgın o neşeli çocuğa bakıyor. Onun ağlamaması nasıl olduysa benim ağlamamı da engelledi, sanırım ikimiz de eve gittiğimizde dökeceğiz içimizdeki acıyı.

15.03.2469

Bugün tekrar çalışmalara başladık, Zoe'nin ve benim yokluğumdan dolayı biraz yavaşlama olmuş ancak yolculuk tarihinde bir gecikme olmayacaktır. Modüller yakında tamamlanacaktır, daha sonra da gemilere yerleştirilecekler.

22.03.2469

Judith'den sonra evde oluşan sessizlik çok da uzun sürmedi, bu sabah radikal dinci bir grup evimizi taşladı. Bugün Franklin'in bahsettiği 'güvenli bölge'ye taşınacağız

28.03.2469

Zoe, Judith'i klonlama modülüyle geri getirmekten bahsedip duruyor, ona Judith'i klonlamanın onu geri getirmeyeceğini anlatmaya çalışıyorum ama dinlemiyor. Böyle düşüncelere kapılması gayet normal tabii ama eğer böyle bir şey yapmaya kalkarsa onu affedemem sanırım.

11.04.2469

Modüller bugün tamamlandı kısa süre içerisinde gemilere yerleştirilecekler. Columbia'ya toprak modülü, Challenger'a klonlama modülü, Discovery'e atmosfer modülü, Atlantis'e su modülü ve Endeavour'a savaş modülü.

18.04.2469

Bunu gerçekten de yaptığına inanamıyorum, Zoe bugün gizlice klonlama modülünü kullanarak Judith'i klonlamayı denedi. Anladığımız kadarıyla modül arızalıymış, ortaya çıkan şey Zoe'ye saldırmış, neyse ki sesleri duyup yardıma yetiştik ama orada gördüğüm şey çok korkunçtu. Bu kötü deneyim sayesinde klonlama modülünün arızalı olduğunu fark ettik. Bu sorun yüzünden yolculuk tarihini biraz ileri almak zorunda kalabiliriz. Ama artık önümüzdeki tek engel bu.

13.05.2469

Geçen 1 aylık sürede arızanın ne olduğunu ve nasıl tamir edeceğimizi çözdük. Tamiri biraz uzun sürecek gibi. Yine de olabildiğince hızlı olup bir an önce yola çıkmamız iyi olur.

14.07.2469

Klonlama modülünün tamiri henüz 2 gün önce bitti ve modül gemiye yerleştirildi. Şimdi insanları toparlamaya başlayacağız. Büyük güne çok az kaldı.

19.07.2469

Tüm her şey hazır, bazıları gelmeyi reddetti ve bizim büyük bir günah işlediğimizi söyledi. Onlara gelmeleri için ısrar ettik ama eğer ölmek istiyorlarsa engel olamayız. Zoe ile farklı gemilere binmeye karar verdik, klonlama olayından sonra birbirimizden ayrı kalmamız ikimiz için de daha iyi olacaktır. Yarın yola çıkıyoruz

20.07.2469

Sonunda o gün geldi, 5 ayrı gemi 5 ayrı rota, Columbia, Challenger, Discovery, Atlantis, Endeavour. İnsanlık, bugün tarihinin en büyük adımını atıyor.

TARİH:BİLİNMİYOR

Yola çıkmamızın üzerinden veya bu deftere en son not düşmemin üzerinden ne kadar zaman geçti emin değilim,az önce defteri açtığımda defterin arasından onun bıraktığı bir not düştü, bu cümleleri okurken fark ettim ki onu gerçekten de... Her neyse, gittiğimiz gezegen sanırım bir zamanlar yaşanılabilir durumdaymış ama artık değil. Gemide hayatını kaybeden iki kişi oldu, bunun yanında gemideki bazı sistemler bozuldu ama yine de 3 saat önce gelen sinyali tespit edebildik ve sinyale gidebilecek durumdayız. Ve yanılmıyorsam bu Zoe'nin gemisinin sinyali.
-Rudolph ARCHADES




Bu yazdıklarımı ne zaman okursun bilmiyorum ancak muhtemelen sen bunları okurken birbirimizden çok, çok uzakta olacağız (biraz klişe olduğunun farkındayım). Ayrı gemilere binmemiz iyi bir fikir mi bilmiyorum, yine de seni özleyeceğime eminim. Ve sana söz veriyorum; Elbet bir gün buluşacağız.
-Zoe ARCHADES





Not:Sonlara doğru inanılmaz uykum olduğu için Mart'tan Temmuz'a atlamış olabilirim ve yine aynı sebepten saçmalamış da olabilirim.
Not2: uykusuzluğum haricinde de berbat yazıyor olabilirim emin değilim buna siz karar verin. Ama bence yer yer berbat yazsam da iyi yazdığım yerler de vardır diye düşünüyorum. Sevgiler.
Not3: biraz düzenlemeler yaptım, daha iyi oldu gibi.
submitted by Myshkinz to Solitaria [link] [comments]


2018.11.22 07:42 sessiz_ol DEEX EXCHANGE TİCARET YARIŞMASI

Merhaba Dostlar ben Orhan.Bugün sizlere Deex Exchange de 21 Kasım itibariyle başlatılan bir organizasyondan bahsetmek istiyorum. Bu yapılan yarışmanın biz kullanıcılara getirileri nelerdir, Deex Exchangeye getirisi nelerdir bunları anlatmaya çalışacağım. Hazırsanız yine güzel ve faydalı bir yazı olması ümidiyle başlayalım.
Dostlar sizlerinde bildiğiniz üzere bu piyasada bir çok Exchange var ve exchangeler kurulmaya da devam ediyor.Bunun bir sınırlaması yada kuralı olmaksızın birileri tarafından sürekli exchange adı altında irili ufaklı küçüklü büyüklü hiçbir işlevi olmayan hiçbir güvenlik yapısı veya hiçbir avantajı olmayan, bünyesinde sürekli büyük dezavantajlarını barındıran küçük borsalar halinde kalıyorlar. İşte bu noktada ileriye dönük avantajları olan, yenilikleri olan, insanları kendi bünyesine çeken güvenli olan borsalarda vard. Bunlardan bir taneside Deex Exchange. Deex Exchange belkide bu avantaj konusunda dünyanın şu ana kadar ki en iyi borsası konumunda. Yazımın bu bölümünden itibaren işlevsel ve avantajları olan borsalardan devam edelim dostlar, bu tür borsaların sorunlarından problemlerinden. Bu borsaların şuan için en büyük problemleri hacim olarak göze çarpmaktadır. Nasıl yani diye soracak olursanız bu borsalar var hayata geçirilmiş işlemlere hazır fakat içerisinde alım satım yapan insanlar olmadıkça o borsalar ne işe yarayacaklar, o büyük avantajları olsun, güvenlik önlemleri olsun, dağıtacakları kar payları olsun ne işe yarayacak kullanıcılar olmadığı sürecehiç bir işe yaramayacaklar. Peki bu sorunu aşmak için ne yapmalı nasıl önlemler alınmalı ki bu sorunları bertaraf edip kurtulmalı; bu noktada borsanın kullanıcı sayısı artırılmalı ve içerisinde bulunan diğer koin veya tokenlerin hacimlerini artırmak gerekir. Borsa kullanıcı sayısı gerek bounty programlarıyla, gerek airdroplarla gereksede reklamlarla bunlar yapılabilir fakat içerinin hacminin arttırılması içinse işte bu noktada Deex Exchange nin uygulamaya geçirdiği Traderlik yarışması gibi yarışmalar, faaliyetler ortaya çıkıyor. Evet Ticaret yarışması , dilerseniz yazımın bu noktasından sonra Deex Exchangenin yapmakta olduğu ticaret yarışmasından ve bu ticaret yarışmasının başta biz kullanıcıları olmakla beraber Deex Exchangeye getirisi artısı ne olacak bunu irdelemeye, bu yarışmaya nasıl katılırız şartları nelerdir ödülleri nelerdir bunlardan bahsedelim.
Deex Exchange 21 Kasım yani dün itibariyle Ticaret Yarışmasına başladı ve burada hakikaten hatrı sayılır büyük ödüllerkonulmuş yarışmaya. Ödüller sadece lider olan kişiye değil ilk beşe giren herkese verilecek. Aşağıda belirtmiş olduğum derecelere girenlere yine aşağıda yazmış olduğum ödüller Deex Exchange tarafından bizlere verilecek.
Ödüller aşağıdaki gibi dağıtılacaktır.
  1. sıra (200.000 token üzerinde bir işlem hacmi için) - 100,000 DEEX
  2. sıra (180.000-200.000 arası bir işlem hacmi için) - 70.000 DEEX
  3. sıra (150.000-180.000 arası bir işlem hacmi için) - 45.000 DEEX
4-6. sıra (100.000-150.000 arası bir işlem hacmi için) - 15.000 DEEX
7-10. sıra (50.000-100.000 arası bir işlem hacmi için) - 10.000 DEEX
Kazananların son listesi promosyonun bitiminden 10 iş günü sonra Deex resmi kaynaklarında yayınlanacaktır. Ödüller,kayıt sırasında belirtilen hesaplar için yarışmanın bitiminden sonra 7 iş günü içinde ödenecektir. Kayıt formu şu adreste bulunmaktadır https://docs.google.com/forms/d/1LUDmp6hx3u0pRwtgACCLDTEJO13AFxGmTsfcjxCj9AQ/viewform?fbclid=IwAR1b-75aXPypuIKXk_PLWm74wFM6aINYMDe-vmzw9O_Atkkc40utGbm5mKY&edit_requested=true
Bu yarışmada birde Risk uyarısı yapılmakta arkadaşlar bu riskler hayatımızda hep varlar ve olmayada devam edecekler en nihayetinde al satlarda ki olabilecek risklerden bahsedilmiş ve bu risklerden tamamıyle kullanıcıların yani ticaret yapanın sorumlu olduğundan bahsetmişler buda gayet normal. Elbetteki bizim yaptığımız al satlardan biz sorumlu olacağız. Bu yarışma ile birlikte biz ve Deex Exchange kazanımlı olacağız nedir bu kazanım; bizler hem kullandığımız borsa bütünüyle paritelerde hacim kazanmış olurken diğer yandanda çeşitli ödüller ile ödüllendirileceğiz. Bunun yanında Deex Exchangede borsasının hacim kazandığı için mutlu olacak ve daha iyi atılımlar yapacaktır. Deex Exchangenin kazanımları dolaylı olarak bizlerinde kazanımları oluyor unutmayalım. Bugünkü yazımı burda sonlandırmak istiyorum herkese beni okuduğu için Teşekkür etmek istiyorum hoşça kalın. Unutmayınız ki Deex Her Yerde Ve Herkese dir.
Resmi web sitesi: https://www.deex.exchange/ Twitter: https://twitter.com/deex_exchange Youtube: https: //www.youtube.com/channel / UC5oYUk9QC4kbM5ZBpodOUcQ Facebook: https: //www.facebook . com / groups / deex.exchange / Reddit: https://www.reddit.com/usethe_deex CoinMarketCap: https: // coinmarketcap .com / para / deex /

#deex #cryptocurrency #crypto #dex #bitshare #blockchain #cryptoexchange

submitted by sessiz_ol to u/sessiz_ol [link] [comments]


2018.10.31 08:08 slimx91 25 aralık 2015 regus ofis rezaleti

türkiye dahil dünyada 120 ülke ve 900 şehirde hizmet veren global bir şirket olan regus'un istanbul selenium plaza ve istanbul bölge müdürlerinin, şirkette yaptığı şaibeli işlemler ve usulsüzlükleri afişe edeceğim ve başlarına büyük iş açacağım, muhtemelen ''sonucunda kovulacakları, olay kanıtlandığında da belki de tutuklanacakları'' rezalettir.
yaklaşık 1 senedir regus adlı uluslararası bir hazır ofis şirketi ile çalışıyorum.
bilenler bilir. bu tarz şirketler büyük plazaların birkaç katını komple kiralayıp, bu alanları bölerek küçük şirketlere ve freelance çalışan kişilere kiralarlar. ayrıca her şirkete birer telefon hattı vererek aynı zamanda sekreterlik hizmeti verirler. siz orada olmasanız bile, sizin için çalışan sekreterler şirkete gelen telefona bakarak, aramayı cep telefonunuza aktarırlar. ücretlendirmeleri de normal ofis kirası + türk telefon faturası olarak gelir. telefon ücretlendirmesi ise sekreterin size telefonu aktarırken '' ... bey sizi şu kişi arıyor, müsaitseniz aktarıyorum'' dediği sadece sekreterle olan 4-5 saniyelik kısa görüşmenin ücretlendirilmesi şeklinde olur. yani bir ayda 600 görüşme 30 dk eder. hadi telekom 1 saniyeyi bile 1 dakika saysın 600 dk eder.
gelelim olayın şaibeli boyutuna: bu şirket bana, normal kiramın dışında bana her ay 200-250 tl telefon faturası çıkarıyordu. ben de heralde o kadar konuşuyorum, koskoca şirket, yalan söylecek halleri yok ya diyerek itiraz etmeden ödüyordum. daha doğrusu kredi kartı bilgilerimi aldıkları için faturalar otomatik olarak ödeniyordu.
ancak ne zaman ki telefon faturaları 450-500 tl gelmeye başladı olaydan şüphelenmeye başladım. şirketin ofisine gittim. 600 dakika için bu fiyatların normal olduğunu, türk telekom faturası dışında kesinlikle ekstra bir ücret charge etmediklerini yinelediler. ikna olmadım ve araştırmaya başladım. çünkü dakikası yaklaşık 1 tl'ye geliyordu.
birkaç arkadaşıma bahsettiğimde, evlerinde 30-35 lira gibi rakamlara cep telefonu dahil her yöne 1000 dakika konuştuklarını söylediler. yani ben 30 tl ödeyenler bile 1000 dakika konuşurken, benden koskoca ay 20-25 dakika konuşmam için yaklaşık 500 tl istiyorlardı. ardından türk telekom ile de görüştüm. kendilerinin varolan en yüksek tarifelerinin dk 37 kuruş olduğunu, ayrıca bunun şahıslar için olduğunu, şirketlere özel tarifelerin bundan kat kat daha ucuz olduğunu, hele de böyle yüzlerce hatta sahip olan şirketlerin neredeyse sembolik rakamlara bu hizmetleri aldıklarını, burada bir dolandırılma söz konusu olabileceğini söylediler.
ardından hizmet aldığım ofisin (regus selenium plaza) müdürü ile konuşmak istedim. kendisinin 3 ay kadar peşinden koştum ne bir telefonuma çıktı ne randevu alabildim. bu sırada yüksek faturalar gelmeye devam ediyordu. şirket yetkililerine bana verdikleri hatta gelen telefon faturasını görmek istediğimi söyledim. gösteremeyiz yasak, zaten bu ofiste 100 şirket bulunuyor hepsinin faturası tek fatura olarak kesiliyor, biz onları bölüyoruz, sizin adınıza telekom'a ödenen faturayı size göstermek zorunda değiliz'' dediler. ben de ''eğer bana faturayı gösteremiyorsanız o zaman hiçbirinize 1 lira ödemiyorum'' dedim ve bana mantıklı bir açıklama yapana kadar kredi kartımı mail order'a kapattığımı söyledim. şüphelerim daha da artmıştı. tanıdığım bir telekom bayisinden şirketin toplam 100 şirket içinaylık toplam 2000 tl ödediğini tespit ettim.
tekrar ofislerine gittim. 100 şirket için toplam 2 bin tl öderken nasıl herkesten 400-500 tl istediklerini sordum. bu şekilde 100 şirketten telefon için her ay 50 bin tl toplayıp, 2 bin tl'sini telekoma ödüyorlar ve kalan 48 bin tl nasıl oluyorsa bir şekilde buharlaşıyor. kendilerine sözleşme imzalarken telekom faturası dışında telefona kar koymadıklarını söylediklerini hatırlattım.
-kimse itiraz etmiyor, size bir belge gösteremeyiz ama 2 bin tl ödediğimiz doğru dediler. ama belki diğer şirketler az konuştu siz çok konuştunuz ve sizin payınıza bu düştü diye iddia ettiler. -ben de ''o zaman bana o diğer şirketlere çıkarttığınız faturaları gösterin, eğer benimkiyle beraber hepsi toplam 2000 tl ediyorsa ben yine şimdi hemen ödemeyi kabul ediyorum, ama siz belli ki koymuyoruz dediğiniz halde bütün faturaların üstüne ekstra kar koyuyorsunuz dedim. -yetkili de size hiçbir faturayı göstermek zorunda değiliz ayrıca kar da koyuyor olabiliriz dedi ve bir anlık bunu ağzından kaçırdı.
ben de bana sözleşmeyi telefona kar koymuyoruz diyerek imzalattınız dedim. (sözleşmede fiyat yazmıyor, fiyatlar regus'un bilmemne ekindedir yazıyormuş ama ortada ek falan kesinlikle yok) ama ispatım yoktu. bunu ispat edebilmek için regus'un merkezini yeni bir müşteri gibi aradım ve telefon konuşmasını kaydettim. oradaki müdürleri bana sözleşme satarken kira dışında telefondan bir kar marjı olmadığını açık açık defalarca belirtti. artık elimde sahte vaatlerinin kanıtı vardı. gizli kayıt yapmak birçok durum için yasadışı olsa da kamu yararı için yapıldığında suç değildi. sonuçta ben de kimsenin özel hayat görüntülerini kaydetmiyordum. dolayısıyla bu kaydı da işledikleri suçu ispat edip benim gibi başka yüzlerce üyeden haksız aldıkları paraları iade etmeleri için yaptım.
ben müdürlerine ulaşamazken ofisin müdürü değişti. apar topar yeni müdüre gittim. elimde telefonda konuştuğum müdürlerinin ses kayıtları olduğunu söyledim. kendisi beni dinledi ve aldıkları istenen paranın açıklamasını yapabilmek için 1 hafta zaman istedi. tamam deyip ayrıldım o da bir daha telefonlarına çıkmadı ve izne ayrıldı.
bu arada ofisin diğer yetkilileri ile görüşmelerimde bunun dışında sözleşmede bu tutarla geç ödendiğinde ''regus kendi belirleyeceği bir miktarı ceza olarak ekleyebilir'' diye bir madde koymuşlar. ben 100 küsur dolarlık faturayı kabul etmediğim için bir de 100 ceza koymuşlar bu maddeye istinaden. bunu yapamazsınız dediğimde sözleşmedeki bu maddeyi gösterdiler. ben de bunun üzerine 100 dolarlık faturaya 100 dolar ceza mı olur? ne yani regus bu maddeye dayanarak bana ceza olarak 100 bin dolar kesse, bunu mu ödeyeceğim? bu apaçık sahtekarlık olur dedim. ve sözleşmemi iptal etmemi istedim, ancak bunu yapamayacaklarını, sözleşmenin senelik otomatik yenileme tarihinden 3 ay önce bunu yazılı olarak bildirmem gerektiğini söylediler. sözleşme yenileme hatırlatmasının herkese mail olarak gönderildiğini söylediler ama bana gönderdikleri hatırlatma mailini çıkartıp gösteremediler. ve bir sene daha bizimle çalışmak durumundasınız dediler.
sonunda zor da olsa şirketin tepesindeki adama yani istanbul bölge müdürleri olan m. k. adındaki şahsa telefonla ulaşmayı başardım. merhaba deyip adımı söylediğim anda telefondaki ilk sözü ''merhaba querrery bey, şu anda benim de sesimi kaydediyor musun acaba?'' oldu. demek ki benim şirkete attığım onlarca mailden onun haberi vardı ve beni daha ismimi duyduğu anda saniyede tanımıştı. yani konudan çoktan haberi vardı ama hiç birşey yapmamıştı. hayır elimde yeterince kanıt olduğu için artık kayda gerek duymuyorum dedim. kendisinden şirkette dönen işleri ona anlatmak ve mağduriyetimi belirtmek için bir randevu aldım, gittim görüştüm: böyle böyle müdürleriniz yüzlerce üyenizden muhtemelen haksız kazanç sağlıyor gibi görünüyor, ben bu istenen tutarın açıklamasını istiyorum. bu ya bir zimmete geçirme olayı, ya da regus'un çirkin bir stratejisi ve ikisi de birbirinden kötü dedim. dinledi ancak bir cevap vermedi. bana 2 gün verin bu ücretlerin izahını yapayım dedi. peki dedim ama izah edecek birşey yok ortada. telefon faturası neyse o dediniz ama faturayı göstermiyorsunuz dedim. bizim tarifemiz bizi ilgilendirir. belki biz bedava alıyoruz telekomdan size ne dedi. ben de o zaman insanları fatura dışında bir bedel almıyoruz diye kandırarak satmayacaksınız dedim. ben size telekomdan bir tarife bulurum o zaman o ücreti çıkarmak için dedi ve yardımcılarına telekom'un en yüksek tarifesini araştırtmaya başladı. ve benden bu araştırma için 2 gün zaman istedi. ancak 15 gün oldu ne telefonlarıma çıkıyor ne geri dönüş yapıyor. belli ki o da bu kirli çarkın içindeydi. sözleşmemi bile feshetmiyorlar. ben parayı ödemeyince hizmeti durdurdular ancak her ay fatura kesmeye devam ediyorlar. son zamanlarda fatura göndermeyi durdurdular ama sözleşmemin iptal edildiğine dair bir bilgiyi kesinlikle paylaşmıyorlar.
bu yazıyı da bu çirkin adamları afişe etmek için yazdım. kimse bu insanlara parasını kaptırmasın. sırf bu adamların ipliğini pazara çıkarmak için aylık 1000 tl bütçe ayırdım. bu yazının linkini google adwords'e yapıştırıp regus keyword'üne sponsorlu reklam veriyorum. `google'a regus yazınca sonuçlarda ilk sırada bu yazı çıkacak`. pazartesi de selenium ofisi eski müdürü m. e. , yeni müdür o. ö. ve istanbul bölge müdürü m. k. hakkında nitelikli dolandırıcılıktan istanbul cumhuriyet başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunacağım. ayrıca diğer 100 şirkete mail atıp bizlerden fazladan alınan ücretleri geri istemelerini bildireceğim. problemi ise artık hukuk çözecek.
bu kadar uğraşmamda 4 amaç var.
1- fazladan ödenen paramı geri alacağım 2- zorla uzattıkları sözleşmemi iptal ettireceğim 3- diğer şirketlerin de paraları iade edilecek 4- sorumlular hukuk önünde yargılanacak
ayrıca bu saatten sonra regus'a asıl büyük davayı açacak taraf türk telekom'dur. çünkü bu adamlar telekom'un uygun fiyatlı tarifelerinin üstüne fark koyup normalden çok daha yüksek fiyatlı gibi gösterip, sonra da telekom'un tarifesi böyle diyerek suçu türk telekom'a atıyorlar. insanların gözünden düşen şirket de doğal olarak türk telekom oluyor. yani bu adamlar yüzünden telekom çok pahalı ücretleri olan bir şirket olarak yer ediniyor. bu şekilde regus şirketi türk telekom'un hem marka imajına hem de ticari itibarına büyük bir zarar vermiş oluyor.
not: bu arada tabiki son kurşunumu harcamadım, eğer bu yazımdan dolayı benimle daha çok uğraşmaları durumunda, randevumuz sırasında istanbul bölge müdürünün, benim durumun üzerine gitmeyip konuyu kapatmam için yaptığı teklifi de afişe edeceğim.
kısacası regus'la anlaşacak olan varsa bence bir daha düşünsün. ya da boşverin şimdi regus düşünsün...

Ref: https://justpaste.it/regus_ofis_rezaleti
#57218976 25.12.2015 10:20 ~ 14:33 querrery
submitted by slimx91 to rezalet [link] [comments]


Meraklı Köfteci - Zühtü'nün Köftesinden Çivi Çıkıyor! Behzat Ç. - Diğer Katil Sendin - YouTube Taşlaşmış İnsanlar Şehri Pompei Mezarcı Öldüğü Hileyi İzlerken Diğer Takımlarda Hile Çıkıyor Siyah Leopar Yüz Yıldan Sonra İlk Kez Fotoğraflandı Şimşek Mcqueen ve Örümcek Adam 100+ Recep İvedik İle Gezintiye Çıkıyor 'Google Görsellerde Fotoğrafım Çıkıyor' Diyenler Ne Yapmalıdır? - Av. Serdar Han TOPO Her şey ortaya çıkıyor! - Bir Litre Gözyaşı 11. Bölüm ... Dünyanın En Zengin İnsanlarının Burçları

Bilim insanları açıkladı... Meğer içinde bir hazine ...

  1. Meraklı Köfteci - Zühtü'nün Köftesinden Çivi Çıkıyor!
  2. Behzat Ç. - Diğer Katil Sendin - YouTube
  3. Taşlaşmış İnsanlar Şehri Pompei
  4. Mezarcı Öldüğü Hileyi İzlerken Diğer Takımlarda Hile Çıkıyor
  5. Siyah Leopar Yüz Yıldan Sonra İlk Kez Fotoğraflandı
  6. Şimşek Mcqueen ve Örümcek Adam 100+ Recep İvedik İle Gezintiye Çıkıyor
  7. 'Google Görsellerde Fotoğrafım Çıkıyor' Diyenler Ne Yapmalıdır? - Av. Serdar Han TOPO
  8. Her şey ortaya çıkıyor! - Bir Litre Gözyaşı 11. Bölüm ...
  9. Dünyanın En Zengin İnsanlarının Burçları

örümcek adam ve şimşek mcqueen 100+ recep ivedik ile gezintiye çıkıyor. klon recep ivedik ler örümcek adam ve reçeli ivedik i dinlemiyor. çizgi film tadında yeni macera surprizlerle dolu. Dünyanın en zengin insanları hangi burçtan? En zengin kişiler hangi burçtan çıkıyor? İşte dünyanın en zengin kişilerinin burçları. Ayrıca bir liman ve ticaret şehri olan Pompei'de, diğer tüm ticaret şehirlerinde olduğu gibi genel evler olması gayet doğal olabilirdi. Aylarını denizde geçiren kaptanlar enerjilerini ... Bir Litre Gözyaşı 11. Bölüm özeti: Cihan kazayı hafif sıyrıklarla atlatır fakat Mahir bir türlü kendine gelememektedir. Uzun süren bu bekleyiş Cihan’ı Mahir’... Başka insanlar da resim veya videolarımıza dahil olduğu zaman, bunlar bazen bilinçli bazen de bilinçsiz olarak o insanları rahatsız edecek şekilde olabiliyor. Enjoy the videos and music you love, upload original content, and share it all with friends, family, and the world on YouTube. Meraklı Köfteci, Kemal Sunal, Gölgen Bengü'nün başrollerini paylaştığı 1976 yıl yapımı Türk Filmidir. Meraklı Köfteci filminin diğer oyuncuları arasında Ali ... Behzat Ç.'ye Abone Olmak için → http://bit.ly/bc-dd-sub Bir Ankara Polisiyesi... Başrollerini Erdal Beşikçioğlu, Nejat İşler, İnanç Konukçu, Fatih Artman ... Beğenebileceğiniz diğer videolar: Bilim İnsanları Nesli Tükenmiş 10 Hayvanı Hayata Döndürmeye Hazır ... Bu durum, vücutta çok fazla melanin olduğunda ortaya çıkıyor ve saç, cilt ...